
Çizer: Umay Karlıbel Saraç
Ege’nin üstünde, alabora olmuş tekneden kalan tahta parçaları karanlığın içinde saçılmış yüzüyordu. Birbirlerine çarpan parçaların sesleri, dalgaların tok sesiyle karışıp tekdüze bir gürültüye dönüyordu. Yunanistan kıyılarına doğru açılan tay tay tekneleri batarken hayatta kalan birkaç kişinin inlemeleri duyuluyordu ara ara. Sami, teknenin yüzen parçalarından birinin üstünde yarı baygın, korkmuş ve donmuş, son birkaç haftada yaşadıklarına inanamıyordu. “Coğrafya kaderindir” diyenler, tembelliklerini bir fiziki haritanın arkasına gizlemiş, hayatlarını ise önceden yazıldığına inandıkları bir senaryoya emanet etmişlerdi.
O ise kaderini kendi eliyle yazanlardandı. Gel gör ki Ege sularının keyfini elinde içkisiyle bir tekneden çıkarmak varken, batmakta olan bir mülteci teknesinden kalan bir kalasın üstünde ölmek üzereydi. Coğrafyaya da dünyaya da okkalı küfürler geçiyordu içinden.
Uzaktan siren sesleri gelmeye başlamıştı, spot ışıkları gözlerini aldı. Sahil güvenlik tekneleri yaklaşıyordu hızla. Anlamadığı bir bağırış çağırış arasında, tutunduğu kalasa var gücüyle sarıldı. Tuz ve mazot kokusuna, bir anlığına hafif bir adaçayı kokusu karıştı; çocukluğunda evde tütsü niyetine yakılan o dalları hatırlayınca boğazı yandı. Gözünden akan damla denizin tuzlu suyuna karıştı. İnanmadığı bir tanrıya dualar ederken, soğuk soğuk terliyordu ki nefes nefese gözlerini açtı.
Yatağında ter içindeydi, dili damağı kurumuştu. Hâlâ teninde suyun serinliğini, dilinde tuzlu suyun tadını hissedebiliyordu, siren sesleri sanki yanı başındaydı. Gerçekle rüya arasında sıkışmıştı gözünü açtığı o ilk birkaç saniyede. Diğer mültecilerden dinlediği hikâyelerden etkilenmiş olmalıydı. Kendisi bu ülkeye uçakla gelmiş ve sığınma hakkına başvurmuştu. Can pazarı bir mülteci gemisiyle kaçmayı reddetmişti. Hayatının en konforlu zamanları değildi belki ama mücadeleden kaçmayacaktı. İstediği hayatı kurmak için ne coğrafyasına ne de tiksindiği siyasi politikalara pabuç bırakmayacaktı.
Bilgisayar mühendisliği okuyordu buraya gelmeye karar vermeden önce. Ülkede iç savaş havası esmeye başlayınca, her şey olduğu gibi eğitim de sekteye uğramıştı. Daha önce de savaş görmüştü; küçücüktü ama hatırlıyordu evlerinin camından, çok da uzaklarda olmayan bombaların patlayışını ve ardından yükselen alevleri izleyişlerini. Aile büyüklerinin endişeli bakışları arasında artık patlama seslerine alışmıştı. Hatta geceleri patlamaların ardından çıkan alevleri dehşetli bir hayretle izlemek aile aktivitesi hâline gelmişti. Savaşın kokusu barut ve yanıkken, evin kokusu adaçayı ve ekmekti. İkisi birbirine hiç yakışmıyordu. Zamanla o kadar alışmışlardı ki siren ve patlama seslerine, bodrum kata sığınmaz olmuşlardı. Hayat öyle ya da böyle devam ediyordu. Yıkılan senin şehrin, senin evin değilse ateş düşmediği yeri pek yakmaz olmuştu.
Neden çıktığı, neden bittiği net olmayan savaş, geride yas ve gözyaşıyla beraber umudu da bırakmıştı. Çünkü hâlâ hayattaysak bunun bir anlamı olmalıydı. Ölüme bu kadar yakın büyüyünce, ölümden korkmak garip gelir olmuştu kendisine. Ne de olsa “ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok”tu. O hâlde korkmak niyeydi?
Umutla hayata sarılıp büyümüş, üniversiteye başlamış ve âşık olmuştu ki ülke yine kaynamaya başladı. Annesi babası köye dönmüştü; onlara o küçücük yerde kolay kolay bir şey olmazdı. Kendisi hayatının yıkılmamasını umarak beklemeyecekti burada. Yurtdışında okuluna devam etmeye karar verdi. Aylarca ona para yedir, buna para yedir derken zar zor vize aldı ve pasaportunu eline aldığının ertesi günü uçağa atladı. Seher’e de gelmesi için çok ısrar etmişti ama o ailesini bırakmak istememişti. Hayatını düzene sokar sokmaz onu da yanına almayı umuyordu.
İner inmez sığınma hakkına başvurdu. Ülkesinde henüz savaş olmadığı için başvuru değerlendirmesi uzun sürüyordu ama bunu göze almıştı gelirken. Kendisini ülkenin kuzeyinde olan bu mülteci kampındaki 35 metrekarelik bir konteyner eve yerleştirmişlerdi. Oda arkadaşı da fena çocuk değildi ama eğitimi pek azdı. İngilizce bilmediği için çok zor anlaşıyorlardı ama insan evladı ne olursa olsun iletişim kurmanın bir yolunu buluyordu. Belediyenin verdiği dil kursuna başlamasına izin vermişlerdi. Normalde sadece sığınma hakkı verilenler bu kursa alınıyordu ama kendisindeki hevesi gören görevliler, nasılsa bir istisna yapmışlardı. Fakat başvurusu henüz onaylanmadığı için çalışamıyor, okullara başvuramıyordu. Sabrı her geçen gün azalsa da dili öğrenmeye kendini adayarak sakinleşmeyi başarıyordu. Her gününü bir rutine sokmuştu. Programına sadık kaldıkça hayatın iplerinin elinde olduğuna inanıyordu. Her sabah uyanıp duş sırasına giriyor, sonra kampta uzunca bir yürüyüş yaptıktan sonra hızlı bir kahvaltının ardından dil kursuna gidiyordu. Bu sayede kamptaki bütün görevlilerle ve yaşayanlarla ahbap olmuştu.
Sekizinci ayının sonuna doğru kendisine göçmen bürosundan bir mektup geldi. Sükunetini korumaya çalışarak, derin bir nefes aldı, zarfı dikkatlice ve olabildiğince yavaş hareketlerle açtı. Mektubun üst satırındaki kelimeler önce bulanıktı, sonra tek tek keskinleşti: Reddedilmiştir… Duvardaki saatin saniyesi, o satırların üstünde yürür gibi atıyordu. Başvurusu reddedilmişti ve 30 gün içinde ülkeyi terk etmesi istenmişti. Coğrafya yüzüne tükürmüştü, heba olan çabaları başından aşağı döküldü. Konteynerin metal duvarları nem kokuyordu; annesinin kötü enerjiyi kovsun diye evde yaktığı adaçayının o isli kokusu geldi burnuna bir an. Nefesi kesildi, elleri terlemeye başladı. Duvardaki saatin sesi her saniye bir balyoz gibi beynine iniyordu. Kalbine giren ani sancıyı dindirebilirmiş gibi elini kalbine götürdü. Dizlerinin üstüne çöktü önce, sonra gözleri kapandı; yere doğru düşerken birden ter içinde gözlerini açtı.
Gizlendikleri terk edilmiş evde, yerde duvara yaslanmış halde uyuyakalmıştı yorgunluktan. Ev rutubet ve toz kokuyordu. Saat sabaha karşı üçe geliyordu. Yine rüya ile gerçek arasında bir yerde bocaladı birkaç saniye. Birden, burnuna inceden bir adaçayı kokusu geldi. Beyninin ona oyun oynadığını düşündü; ölümle burun burunayken beyninin de kendi tütsüsünü yakması normaldi belki de. Birkaç arkadaşı diğer duvara yaslanmış uyuyordu, iki kişi camda nöbetteydi. Direniş gruplarından birinin üyesi olarak haftalardır doğru düzgün uyuyamamıştı. Rüya görmesine şaşırmıştı, çünkü bu şartlarda rüya görebilecek kadar derin uykuya geçebilmesi mucizeydi. Beyninin hâlâ ona oyun kurabilmesine içten içe gülümsedi.
Camdaki arkadaşlarının yanına gitti, bir yaramazlık yok gibiydi. Nöbet değişimi için diğer arkadaşlarını uyandırma vakti gelmişti. Sokaklardaki huzursuz sessizliğin yer yer tabanca sesleriyle bölünmesine alışmışlardı. Gücüne sıkı sıkı sarılan her hükümetin yaptığı gibi, polisi ve hatta orduyu direniş güçlerinin üstüne salmışlardı. Bu olağanüstü hâlde uçan kuş bile tatsız karşılanıyordu. Gün içinde diğer direniş ekiplerine haber götürmek üzere bin bir takla atmışlar, devletin istihbaratını çökertme planlarını tartışmışlardı. Bazı sokaklarda polisler giremesin diye arabalar ateşe verilmişti. Sami, vandalizmden yana olmasa da, içinde bulundukları durumda herkes hayatta kalma mücadelesi verirken kimseyi eleştirecek ne gücü ne de vakti vardı. Dost düşman karmakarışık olmuştu.
Dostun başa, düşmanın ayağa baktığı nispeten temiz zamanları düşündü. Eskiden düşmanı ayakkabısından tanıyabilirmişsin; çünkü her bölgenin ayakkabı yapmak için kullandığı deri, bağcıkları yapmak için kullandığı malzeme farklıymış. Şimdiyse düşmanı ancak gözlerinin derinliğinde tanıyabilirdin. Düşman ayakkabını alır, aynısını yapar; sana da iki katı fiyatına satıp bir de teşekkür etmeni bekleyebilirdi. Hele ki iç savaşta, dost düşman birbirine karıştığı gibi bir de sürekli değişiyordu. Ailenden, sevdiklerinden uzak, uykusuz ve ölümle burun burunayken insan kendisinden bile şüphe edebiliyordu.
“Sigara içmeye çıkıyorum.” dedi camda duran elemanlara. Onlardan biri de uyuyanları uyandırmaya yeltendi. Sami apartman kapısından çıktı, ağzına bir sigara götürdü; tam yakacaktı ki ensesine bir darbe aldı. Bir sıcaklık hissetti ensesinde ve sırtında. Sonra ikinci bir darbeyle yere yığıldı. Alnı ve sol yanağı soğuk kaldırıma çarptığında dünya karardı yavaşça. Ağzından akan kanın tadını aldı. O kadar bitkin ve ağır hissetti ki gözlerini kapayıp uçmak ve hafiflemek istedi. Hayatı burnunda tütüyordu. Anneannesinin o çok sevdiği kurabiyesinin kokusu, Seher’in saçlarının rüzgârda dağılan kokusu, annesinin fırından yeni çıkan ekmeğinin kokusu, babasının tütününün kokusu, kötü enerjiyi temizlesin diye evde yakılan adaçayının kokusu, sobanın üstünde yakılan portakal kabuğu kokusu, yeni demlenen çayın kokusu… Terk edilmiş bir evde, hiç yanmamış bir adaçayı demetinin hayalinde umutla gülümsüyordu çocukluğu.
Belki bu da bir rüyaydı ya da bir film. Hayat bir Nolan filmi olsaydı, birazdan sıcacık yatağında Seher’in yanında açardı gözlerini. Coğrafi kaderi bir kaldırım kenarında ölmek olamazdı. Gözleri ağırlaşmıştı, çatışma seslerini duyuyordu. İçerideki arkadaşlarına ateş açılmıştı. Biri aniden yerdeki bedeninin üstüne basarak koşmaya başladı. Kaburga kemiklerinden çıtırtılar geldiğini duydu. Bu acıyla gözleri fal taşı gibi açıldı, belli belirsiz inledi. Bu boktan rüyadan uyanmak ister gibi gözlerini tekrar sımsıkı yumdu. Kaderinin senaristine gülümsedi, eve dönüyordu.
Nazlı Medeni
Hikaye nerde başladı nasıl bitti, sanki saatin tiktakları burdaki satırlarla da oynadı… çok lezzetli idi, çok hızlı bitti! Tadı damağımda kaldı.
Herkes aynı şansla doğmuyor, kaleminize yüreğinize sağlık 👍 gerçek maalesef bu 😔