Burak Tamdoğan ile Söyleşi

Ebru:
Merhabalar anlatici.com’un ilk sohbetini Burak Tamdoğan’la gerçekleştiriyoruz.
Hoş geldiniz.

Burak:
Hoş bulduk.

Ebru:
İlk sorumuz, Burak Tamdoğan kimdir?

Burak:
Bu soruya kimsenin yanıt verebileceğini zannetmiyorum. Yani Burak Tamdoğan değil kime sorsan “Sen kimsin?” diye. Herkes yaşadığı yılı biliyor ya. “Onu hangi, kaç gününü anlatayım, kaç yılını anlatayım” gibi bir şey olacak. Dolayısıyla ben bu soruyu genelde “Benim” diye yanıtlıyorum.

Ebru:
Peki anlatıcılık nedir?

Burak:
Bu güzel. İşte Burak Tamdoğan’ın kim olduğunu söyleyebileceğiniz yerlerden biri o. Çünkü herkes aslında şimdi yaşadığı bir hayatı kayda geçirir. Ve biz bunu hatırladığımız için bir bilinç sahibiyiz, bilinçli canlılarız. Hatta hayvanlarda olmayan bir bilince sahip olduğumuz iddia ediliyor. Bu tartışmalı, bilmiyoruz onu. Yani çünkü hafızayla bilinç arasındaki, benlik bilincinden bahsediyorum. Şimdi “ben” diye bir şeyi kuruyorsun ve o şeyin yaşadıkları anıları var ve bunlardan türettikleri anlatıları var. Her anlatı yaşanmışlık anlamına gelmiyor ama her yaşanmışlıkta zaten bir anlatı malzemesi değil bu anlamda. Burada herkes anlatısıyla kendisini şekillendiriyor. Yani ben “Burak Tamdoğan” diye birinden bahsederken, bir anlatı yaparken olan; Burak Tamdoğan’dan yola çıkıp projem Burak Tamdoğan’a geliyorum.
Size duymaktan hoşlanacağınız, anlatmaktan hoşlandığım bir şey anlatıyorum. Ama bir süre sonra bu şöyle bir yere geliyor. Yani herkes benden dinlerse Burak Tamdoğan’ı, olmak istediğim gibi biri olarak da anılıyorum.

Anlatıcılık buradan başlıyor. Kendini var etme çabasından. Aynı zamanda varlığını devam ettirmen. Bu ne demek? Bu şu demek: Yani sen buradan başlıyorsun anlatmaya ama sen yarın ölüyorsun. Devam ediyor anlatın. Adın da anılıyor. Dolayısıyla şimdi anlattığın hikayeyle adın anılıyor ya, şöyle düşün şimdi. Evliya Çelebi kaç yüzyıl önce yaşadı. Ama biz biliyoruz onu. İsmini biliyoruz ve hiçbiri kendi hayat hikayesi değil anlattıklarının. Gördüklerini anlattı. Homeros. Bin yılı geçti adam öleli, daha bile fazla yani ama anıyoruz, bak yaşıyor ama. Hepimizin bildiği bir isim Homeros. Nereden bilecektik biz Homeros ismini?

Ama bazıları da yok. Yani Mani diye bir peygamber var, kimse ismini bilmiyor. Bu topraklarda yaşamış. “Manyak” (maniac) oradan geliyor. Onu aşağılamak için söylemişler ama bu politik bir şey tabii. Anlatabiliyor muyum? Şimdi buradaki durum şu, o anlatı beğenilince tabii ki dilden dile de gidiyor.

Şimdi birincisi anlatıcılığın, kendini var etmek. “Ben buradayım”, görünür olmak. Aynı zamanda bu ne demek biliyor musun? Bu şu demek, “dokunulmak” demek. Çünkü birileri sana dokunuyor böylece. Yani senin varlığını da kabul ediyor.

Aynı zamanda ne demek ama? Anlatı demek, çoğalmak demek. Şimdi tarihe baktığımızda artık şunu biliyoruz. İşte Homo Sapiens Orta Afrika’dan kuzeye bir göç yapmış. Ortalama altmış beş bin yıl önce falan diye düşünülüyor. Anadolu civarlarına geliyor. Anadolu’da katlediliyor. Neandertaller var burada çünkü yaşayan. Ve Homo Sapiens’ın çok daha iri kasları olan, çok daha kalın kemikleri olan, daha güçlü bir insan türü. Ve Neanderthal’ler Homo Sepiensleri öldürüyor. Bir insanlık bilinci yok zaten. Gerçi olsa da şu anda da öyle yani. Birinin toprağına girince insan, hayvan demiyor. Ama diğer açıdan baktığında sonra mesela ne oluyor? Beş bin yıl çok değil. Beş bin yıl sonra Homo Sapiens tekrar geliyor Anadolu’ya., Orta Afrika’dan. Ama bu sefer öldürülmüyor.

Ortalama yüz bin yıl gibi, pardon yüz yıl gibi bir sürede, yani çok kısa bir sürede Neandertaller yok oluyorlar Anadolu’da ve yukarı kuzeye doğru çıkıyor. Yani çok kısa bir sürede mamutların bile soyunu tüketiyor Neanderthallerin soyundan öte. Şimdi Homo Sapiens beş bin yılda ne yaşadı da böyle bir şey oldu? Boyu mu uzadı? Yok. Kemikleri mi daha kalınlaştı? Hayır. Kasları mı? Ne oldu biliyor musun? Bilişsel bir devrim yaşadı. Bilişsel devrim şu demek. Hikaye anlatmaya başladı, dedikodu yapmaya başladı. Dedikodu hikaye anlatmaktır.

Bu ne anlama geliyor? Bu şu anlama geliyor. Sen bir yerde bir şey yaptın. Ben onu anlattım. Falanca yerde kahramanlığı, filanca yerde yaşadığı kötü şey, yaptığı hata. Öyle oldu, böyle oldu derken hikayeler büyüdü işte. Dilden dile.

“Şansı yaver gitti” derken “Tanrı yardım etti”ye geldi. Sonra o bir kahraman oldu, öbürü anti kahraman oldu. Bu anlatılar ama, tarih biriktirdi. Kahramanlar oluşturdu. “Biz de Ebru’nun soyundan geliyoruz” diyen kişiler çıktı.

Şimdi asıl mesele şuydu. On iki, on beş kişilik gruplar halinde yaşıyordu bütün insan türleri. Homo Sapiens on beş kişilik bir aile grubuydu. Diğer on beş kişiyle düşmandı, bir araya gelmiyordu. Neandertal da öyleydi ama “biz de Ebru’nun soyundan geliyoruz” diyen yüz kişi bir arada hareket edebildi.

Aynı anılar, hikayeler, aynı tarih bilinci üzerinden din oluştu, milliyet oluştu. “Biz Ebruiz’iz” falan dediler. Öyle isimler böyle çıktı yani. Bugün Türk, Kürt, Ermeni nereden çıktı? Böyle bir şeyin isminden çıktı. Dolayısıyla büyüdüler ve bunlar bu sefer geldiklerinde on iki kişilik gruplar, on üç kişilik gruplar değildi. On beş kişi Neandertal, yüz kişiye boyun eğdi.

Yapacak bir şeyi yok, mamutları aynı şekilde yok ettiler. Strateji geliştirebildiler. Nasıl?
“Falanca yerde Ebru böyle bir şey yapmıştı” deyip ona filanca yerde Mehmet’in yaptığını falanca yerde de Veli’nin yaptığını eklediler. Yani yaşadıklarından ders çıkarmak var ya. Anlatı, öykü… Yaşadıkları hafızaya, hafızadan da stratejiye dönüştürdü. Bu noktada artık mamutları nasıl katlediyorlar biliyor musun?

Çukur kazıyorlar. Büyük çukurlar ve oraya uçlarını sivrilttikleri kazıkları dikiyorlar. Sonra ateşle mamut sürüsünün üstüne koşuyorlar. Bir mamuta saldırmaya kalksa derisine mızrağı geçmeyecek. Çünkü taş kullanıyor o zaman. Ama mamutlar ateşten korktuğu için kaçıyor bunlardan ve o çukurlara düşüyor. Toplu halde katlediyorlar. Sonra ne oluyor? Etleri çıkarıyorlar. Büyük et yığını, büyük bir gıda… Besin, daha fazla Homo Sapiens’in bir arada yaşamasını da sağlıyor.

Yani diyelim ki sen Ebruculardan değil de Burakçılardan bir aileden geliyordun ama et Ebruculardaysa “Ben de Ebrucuyum” diyip geliyorsun. Bugün yok mu bu? Büyüyorlar. Kalabalık halinde yaşamaya başladıkları için ve organize oldukları için. Şimdi bütün bu organizasyon ve kalabalığın adı “Anlatıcılık”. Anlattıkları için.

Önce birey olarak var oluyorsun, sonra toplum olarak var oluyorsun. Bugün dünyanın içine etmene yol açan da bu. Yani şu an mesela aynı anlatıcılık bu sefer tersinden işliyor, örgütlenmiş bir şekilde. Sana diyor ki “Yapay zeka kullanma, tertemiz suyu mahvediyorsun.” diyor. Peki yapay zeka benim kullandığımla mı yoksa arama motorlarının milyar, trilyon işlemiyle mi kirleniyor suyu suyu nasıl kirletiyor? Ben mi yapıyorum? Ya da ya “şeyi sıkmayın. Şeyi deliyorsunuz”, ozon tabakası. Hocam bir tane fabrikanın verdiği zarara biz yedi milyar insan verebiliyor muyuz acaba?

Ama anlatıyla seni kazıklıyor. Sana suçu atıyor. Çok güzel değil mi? Bak mesela şu son haberler var ya, “Çocuklar iş sahibi olsun diye liseli çocuklara biz işte staj sağladık. Meslek sahibi olsunlar diye” diyor. Çocuklar orada kazalar yaşıyor. İntiharlar var. Ne oluyor kısmını bilmiyorsun ama hikayenin güzel kısmı şu. İşçilerin cebinden arttırılan bir işçi fonu var. O işçilere geri dönsün diye. Devlet diyor ki “Ben o işçi fonunu sana vereyim” diyor patrona,
“Senin cebinden para çıkmasın bu çocuklara da asgari ücretin şu kadarda şu kadarını ver.” Yani o çocuğun babasının emekli olana kadar biriktirdiği paranın o çocuğa verilmesinden bahsediyoruz ve bütün hayatından dört günün çalınmasıyla. Ve bu para da değil. Şimdi çocuğa para mı verdi? Yoo. Babasından aldığının bir kısmını verdi üstelik. Kendisine para da vermedi. Çünkü o babasının fonundan gitti.

Ama sana öyle anlatmıyor. Anlatı bak. Ne diyor? “Küçük çocuklar işte lise için lisede biz iş eğitimi yapıyoruz, iş çalışıyor.” Nasıl? Anlatı bu. Yani mesele şu, ne yapıyorsun değil, nasıl anlatıyorsun?

Ebru:
Manipülasyon da yapılabiliyor yani. İyi bir anlatıcı karşı tarafını farklı bir şekilde de anlatıp.

Burak:
Tabii, hatta şöyle söyleyelim. Öncelikle benim anlattığım şey hiçbir zaman objektif olamaz. Ne kadar objektif olmaya çalışsam da benim penceremden görebildiğim kadar geniş bir objektifitedir o. Dolayısıyla ne yaparsam yapayım subjektiftir. Dolayısıyla da manipülasyona yatkındır. Manipülasyonu da şuradan alalım. Ben onu şimdi millet Türkçesi yok diyor. Bence var: Gütmek. Ne yapar çoban koyunu? Güder. Amaç ne yapılır? Güdülür. Amacı gütmek demek şu demek. Kendi lehine amaç oluşturmak demek. Koyunu kendi lehine sürmek, kesmek, otlatmak bunlar demek. Gütmek tam da manipülasyonun Türkçesidir. Şimdi buradan bakalım. Ne yapıyorsun? Güdüyorsun.

Ben anlatırken neyi güdüyorum? Benim penceremden görüneni anlatmayı. Dolayısıyla benim dünyamın dünya olduğunu kabul ediyorum aslında. Tabii şöyle bir şey kurabilirsin, “benim gördüklerim bu” diyebilirsin. O yüzden manipülasyonun kendisidir demiyorum anlatı ama. Aracıdır zaten birincil aracıdır anlatı ya anlatı olmasaydı. Manipülasyon da, duygusal manipülasyon yine tavır ve davranışlarla olabilirdi. Ama anlatının gücü kadar etkin değil tabii, doğrudan çünkü anlatı.

Ebru:
Bir diğer sorum. ODTÜ Psikoloji’den Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro’ya uzanan yolculuğunuzda sizi sahneye çeken en temel motivasyon neydi?

Burak:
Çok güzel. Öncelikle şu, şöyle bir şey var. Böyle bir, insanlar şöyle düşünür, tabii doğal olarak önce psikoloji okudu o sırada tiyatro ile tanıştı herhalde. Sonra tiyatrocu oldu. Soru da öyle bir soru zaten. Yok, öyle olmadı. Ben on beş yaşında ilk tiyatroyla şey yaptım. Ankara Sanat’a gittim. İşte daldım diyelim eğitimden

Ebru:
On beş yaşında tanıştınız yani?

Burak:
Evet, evet. Psikoloji okumadan önce zaten tiyatroyu yapıyordum ben. Hatta on sekiz yaşında Psikoloji Bölümü’ne girdiğimde hazırlığa başlamıştım. Aynı zamanda şarkı söylüyordum bir yerlerde. Para kazanmaya başlamıştım ve evden ayrıldım. Ama evden ayrılmam, bu aralar da söylediğim şarkıdan kazandığım ve tiyatrodan kazandığım parayla. Ben tiyatrodan para kazanıyordum on yedi, on sekiz yaşında. Yani dolayısıyla tiyatro yapıyordum zaten. Sadece şu soruyu şöyle sorabilirsin aslında. Niye psikolojiye girdin, tiyatroya girmedin?

Ebru:
Öyle soralım. Bu arada bu soruyla sizi ilk sorumun cevabını almış oluyorum Burak Tamdoğan kimdir sorusunun.

Burak:
Hepsiyle aslında oraya doğru gidiyoruz. Biraz şöyle bir şey, ya tabii şimdi ben Ankara kökenliyim. Ankara’da doğdum büyüdüm. Köken derken ailem benim Sivaslıdır. Oranın kültürünü aldım. Gecekondu kültürüyle aldım. Ankaralılık da şeydir hani, Ankara eliti değilim.
Ankara gecekondulusuyum.

Ebru:
Daha samimi.

Burak:
Ya evet şöyle bir durum var zaten. Hani baktığınızda mesela İstanbul’da da şeyi çok görürsünüz oyuncular arasında. Ankaralıların çoğu gecekonduludur. Orası da ilginç bir nokta. Ona da belki geliriz ama neden acaba diye. Şöyle bir hal var tabii. Şimdi tiyatro, sinema… Tiyatro çok hayatımızda olan bir şey değildi. Yani çünkü fukaralığın içerisinde tiyatronun yeri olmaz. Bir defa işte okula bir tiyatro geldi. Onu gördüm ve çok büyülendim ben. Ama şey işte mesela bizde çok yapılan bir şey ve bir sürü sorunu da araya sıkıştırıyor gibiyim. Mesela yurtdışında şunu görürsünüz. Oyun için der ki “bu oyun yüz kişiye oynanır maksimum, sonrasına ulaşmaz.” der. Bazısı için der ki “bu yüz elli”. Bazısı yüz işte “yüzü bulmaz, ellidir” falan. Biz orada sanıyorum bir işte üç yüz çocuk, dört yüz çocuk belki de bin.
Bilmiyorum ki kaç kişiydik ama şöyle söyleyeyim yani uzaktan tam olarak ne olduğunu anlamadığım bir şey izledim.

Ebru:
Ve ona rağmen hayran kaldınız…

Burak:
Ona rağmen etkilendim çünkü ışıklar falan bir şeyler yapıyorlardı ve ben full konsantreydim. Hiçbirimiz görmemiştik çünkü şey değildik mesela kendi aramızda konuşacak bir durumumuz da yoktu. Çünkü bizim için çok değişikti. Konuşulsaydı, ki normal bugünün çocuğu konuşur, bu kadar etkilenmezdim muhtemelen. O beni çok etkiledi. Bir yandan da şeydi, benim kültürümde çok var anlatıcılık. Şiirlerle anlatırlar, öyküler anlatırlar. Dedemin kardeşi, Ali Dedem, toprağı bol olsun, meddahtı zaten. O anlatırdı.

Benim babam masallar uydururdu falan. Derken şimdi böyle bu anlatıcılık geleneği de çok ya, ben zaten hani bazen oyun oynarken kendi kendine milletin beni izlediğini fark eder, onlara oynardım. Ya onları eğlendirmeye devam ettiğim zamanlar da olurdu. Şimdi buralar onu izlediğimde onunla çok birleşti “Ne bu” falan diye. Küçüklüğüm… Yani ben de ilkokulda sürekli hikayeler anlatırdım. Yani çocukluğumda hatırladığım şey arkadaşlarıma uzaylı hikayeleri, yok işte korku hikayeleri, komik hikayeler ve uydururdum bunları. Onlar da dinlerlerdi ama şeydi yani bu benim damarlarıma zaten kendi toprağımdan aşılandığı için annemden, babamdan, babaannemden, dedemden, dedemin kardeşinden… Millet nasıl eğleniyorsa ben de onu yapıyordum, anlatıcılık yapıyordum.

Ebru:
Anlatıcı bir ailenin içine doğmuşsunuz.

Burak:
Evet. Ya da şöyle diyeyim, anlatıcılığı törpülenmemiş bir ailenin içine. Ya çünkü törpüleniyor o. “Hişt, sus!” falan filanla. Bizde çocukları da dinlerlerdi. Velhasıl böyle bir yerden gelince bir yerde şeyi duydum. Bu arada bağlama falan, işte öyle şeylerle de ilgilendiğim için az buçuk işte etrafta da geziniyordum. Ankara Sanat Tiyatrosu şey alıyor, kursiyer alacak. Bak ne kadar alakasız olduğumu şuradan anla. Gittim oraya dediler ki işte “Bir tane tirat, iki tane tirat hazırla, bir komedi bir şey olsun acıklı olsun” dediler. Tirat ne? Hiçbir fikrim olmadı. Dost kitabı evi var Ankara’da. Oraya gittim hemen. Orada bir tane abiye bunu sordum. “Yani ne istiyorsun ama” falan dedi adam “ne istiyorsun, o tamam da”. “Hani işte ya tiyatro oyunu” dedim. “Tamam” dedi, “Kaç kişi?”. Dedim “ben bir kişiyim”. Bir de komedi lazım tabii. Bana “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni verdi. Sonra bir de “Vatan Kurtaran Şaban” verdi. Şimdi ne yapacağımı da bilmediğim için. Ya Bir Delinin Hatıra Defteri, ben bunu nasıl ezberleyeyim abi? Koca kitap. Nasıl budayacağımı da bilmiyorum. Yapabildiğim kadar ezber yaptım. Beş sayfa ezberlemiştim. Çok fazla bu. Zaten nasıl oynayacağımı bilmiyorum. Bu arada Vatan Kurtaran Şaban çok daha komikti. Çünkü tiradın bir kişi olduğunu bilmediğim için metnin tamamını ezberliyorum ben işte. Yani Vatan Kurtaran Şaban işte Vicdani: pıt pıt pıt pıt, Lalifal pıt pıt pıt pıt… Onların hepsini ezberliyorum. Çıktım. Gittim oraya. Çok komikti tabii. Güldüler. Sonra dediler ki “çocuğum daha erken. Vakit var.” dediler Biraz üzüldüm falan ama çok komik o sene şey oldu, bunu yaşadığımda on dört falandım. Sonra şiir defterimi unutmuşum ben sınıfta. Geri almaya geldiğimde yoktu. İşte orada okul görevlisi ablaya sorduğumda “Öğretmenler odasına götürdüm. Edebiyat öğretmenine verdim” dedi. Gittim oraya tanımadığım bir edebiyat öğretmeni var orada. Türkçe öğretmeni pardon. “Bu şiirler senin mi” dedi. “Benim” dedim. “Çok güzel” dedi. Bana bir adres yazdı, “Git buraya götür bunu” dedi “Okut onlara. Burası bir dergi. Yayınlasınlar, çok güzel şiirler.” dedi. Gidemedim tabii ki.

Sonra bir gün gördü tekrar birkaç ay sonra falan. “Gittin mi?”, yok falan “git dedim ben sana” falan dedi. Öğretmen deyince gidiyorsun. “Bugün gidiyorsun” falan dedi. Ben o gün gittim. O gün gittiğimde dergi edebiyat dergilerinin kaderi parasızlıktan, başka bir Nokta mı Aksiyon mu öyle bir dergiyi poşetliyorlardı. E ben de gittim şimdi, yaklaşık on, on beş kişi var ve dergi poşetliyorlar. Ben de onlarla poşetlemeye başladım.

Gecekondu ahlakı öyledir yani. Millet bir iş yapıyorsa sen de yaparsın, gidersin mesela komşunun kömürü gelmiş çekiyorlar. Bakmazsın sen de çekersin onunla beraber.

Ebru:
Ama bununla alakalı şey diyeceğim, başta da dediniz ya hani “bir elitler vardır, bir gecekondudan gelenler vardır”.

Burak:
Eliti şakasına söyledim

Ebru:
Evet, evet. Ama sanki böyle daha, mahallede büyümek, daha farklı bir kültür, daha çok şey katıyor insana diye düşünüyorum.

Burak:
Evet, evet. Ya bir sınırların farklı, şimdi apartman sınırları başka sınırlar, mahalle sınırı başka bir sınır. Ya ben gece yarısına kadar mahalleden çıktığını hatırlamıyorum. Araba da geçmiyor çünkü. Yan komşum inek besliyor. Benim tavuklarım var falan. Yani tek derdimiz yağmur yağınca çamur oluyor. Aman keşke asfalt olsa falan. Sonra gördük asfaltı.
Biz asfalta gelirken şey gibi, emirin evine giriyormuş gibi hissediyorduk, ayakkabımızı temizliyorduk.

Ebru:
Bunu, bunu bir de şey için sormak istiyorum. Ben şimdi yurt dışında büyüdüm ve orada hani çok öyle bir mahalle kültürü yoktu kesinlikle ve her zaman böyle özendiğim şeylerdir. Filmlerde görürüz, dizilerde görürüz. Gerçekten bence çok daha samimi bir ortam.

Burak:
Evet kesinlikle. Bir de şöyle bir durum var yani tanıyorsun, kimseyle yabancı değilsin, yabancılık kültürü yok.

Ebru:
Evet, aile gibi oluyor bir de.

Burak:
Evet, şey var tabii, annenin kavga ettiği babanın bilmem ne. Benim babamla kimse küsmüyordu mahallede önemli biriydi. Annemle de çok kavga eden yoktu ama var öyle haller mesela. Görüşmediğin ya da işte ne bileyim çok uzak durdukların da var ama sonuçta o komşu hep orada. Ve sen onu hep biliyorsun. Bir gün onun bahçesine gidip dut yolabiliyorsun falan. Yakalanmadığın sürece sorun olmuyor gibi.

Ebru:
Bundan da bence güzel bir hikaye çıkar hocam.

Burak:
Çok güzel hikayeler var orada. Ben bir girdim oraya da bakalım daha devam ediyor çünkü insanın kendini yazması biraz daha şey, başka bir şey istiyor galiba. Girdim, bayağı seksen sayfalık falan bir şey var elimde de. Bitmiyor. Bir de şöyle bir sıkıntı var tabii orada. Gerçek isimleri vermemeye çalışıyorsun, herkes yaşıyor. Neyse o başka bir hikaye. Orada, kimi kırmayayım da… Galiba kimseyi kırmaktan korkmadığım zaman daha rahat yazacağım ben onu. O zaman sorun olmayacak. Soru neydi? Bir yerden birine geldik biz arada.

Ebru:
Çok güzel sohbet ettiğiniz için hayranlıkla dinliyorum. Psikolojiden tiyatroya…

Burak:
Tiyatroya nasıl geçiş? İşte ondan sonrasında o dergide ben kimseye “şiirim var” falan demedim. Hatta bir gün, bir haftada gittim geldim. Poşetledim. Poşetler bittiler falan filan. Bir de siyasi bir dergiymiş. Hiç bilmiyordum tabii. Benim de babam sendikacıydı ve siyasette çok iç içeydik zaten de. Dediler ki “sen kimsin ya” bir şey de diyemedim. Şiirlerime bakın da diyemedim falan filan. Orada bana şeyler yazdırdılar işte okul, öğrencilik işte solda, sol bir dergiydi zaten, onlarla ilgili yazılar yazdım ben. İşte demokratik haklar, onlar bunlar okulda öğrenciler ne yapıyor falan gibi. Öyle yazılar yazdım ve orada bir kurs açıldı. O kursa gittim.

Ebru:
Tiyatro üzerine mi?

Burak:
Evet, Hüseyin Avni Danyal. O zaman tabii Nesrin vardı, ilk eşi ve işte dramaturji ve oyunculuk üzerinden dersler aldık falan. Böyle oldukça da işte lisedeyim ve çok keyifli gidiyor. Bir yandan da halk oyunları falan da yapıyorum. Müzikle de ilgileniyorum bir yandan falan. Sonra Ankara Sanat’a da geçtim falan. Orada da hani onu tekrar girdim oraya tabi. Bir derdim vardı ama benim zamanım biraz bahtsızdı ya. Çok dağıldığı bir zamandı. Kimse kalmamıştı çok fazla. İşte Cezmi Abi vardı. Cezmi Baskın falan filan ama çok az insan kalmıştı. Biraz şeydi böyle, sallantıların olduğu, herkesin İstanbul’a bir şekilde gittiği bir dönemdi. Sonuçta çok da dost edindim.

Ondan öncesi zaten bir Anadolu Sanat Merkezi vardı açılan işte yine Ankara’da. Bugünkü birçok oyuncuyu oradan bilirsiniz aslında. İşte Mahir İpek, Erkan Bektaş, Şafak Sezer falan hepimiz biz aslında daha da fazlası. Çoğu oradan. Oralarda yetiştik. O bölgede hemen hemen aynı yerde. Onlar tabii bu saydığım kesim onlar da Mamak, Çin Çin çocukları. Onlar da gecekondu çocukları. Orada da başka bir yer. Bir tane bir tohum düşer. Bir adam gelir size ders verir ve hayatı değiştirir. Bir alternatif sunar.

Ebru:
Ne kadar şanslıymışsınız.

Burak:
Evet. Ya benim de tabii bu arada başka hocalarım oldu. Onu söylemek lazım mesela. Haluk Gölpınar çok önemli bir adamdı. Hem dostum hem şey, ilk evden ayrıldığımda onunla ev arkadaşı oldum ama ondan önce biz tiyatro yapmaya başladık. Daha on sekiz yaşında değildim ve bayağı turneler falan filan da yaptık o dönemlerde. O da mesela aslında ideolojik olarak ve dramaturjik olarak çok iyi bir eğitim almamı sağladı. Önerdiği kitaplarla, tartışmalarla falan filan. Ya ben onunla oturduğum bir buçuk sene yaptığımız iş şuydu yani tiyatro yapıyorduk, geliyorduk. Sahafa gidiyorduk. Sahaflarda nerede bir kitap arayan biri bana soruyordu. Haluk’a sorarlardı da şu kitabı arıyorum. Ben şöyle tarif verdiğimi biliyorum.
“Zafer Çarşısı’na git. Oradaki Mehmet abinin dükkanına git. Sağdaki rafta üçüncü kitap hemen” falan diye tarif edebiliyordum yani. Kitap alıyorduk, kitap okuyorduk. Hatta bir süre sonra parasız kalınca şey falan da yaptım ben Haluk’tan sonra tabii de sabah erkenden bit pazarına gidiyordum. Sabah erken dediğim gece üç dört.

Belli zamanlarda orada kitap satışı oluyor. Eskiciler getiriyorlar topladıkları kitapları. Bayağı çok ucuza satıyorlar. Sen kitaptan anlıyorsan iyi kitapları oradan alıyorsun. Sonra onu alıp sokakta satıyorsun. Sokakta bilen adama, kadına doğru paraya satıyorsun ama çok da hani yine ucuza, kitabevinden ucuza satıyorsun. Bugünün parasıyla düşün bir liraya alıyorsun, on liraya satıyorsun. Kitabı başka yerden alsa otuz lira olacak gibi bir şey. Bugün Bugün otuz liraya kitap yok tabii. Ben verdiğim örnek. Neyse işte böyle başladı.

Ankara Sanat’ta da oynadım. Biraz şey, okula başlarsak yani tiyatro okursak kafamızı cendereye alacaklar gibi bir hal vardı. Yani bize daha doğru söyleyeyim, o dönemin şeyiyle işte burjuva şeyini bakış açısını gösterecekler. Oysa ki falan, daha siyasal bir yerden gidiyorum, tiyatro yapıyorum falan. Augusto Boal yaptık biz ya. Yani bayağı Çorum’da Morum’da köylerde tiyatro yaptık yani. Minnacık bir çocuktum. Neyse girmedim o yüzden ama mesela giren arkadaşlarım oldu. Barış Falay mesela benim arkadaşımdır. Lise arkadaşımdır. Beraber hatta Hüseyin Avniden ders aldık. O girdi Dil Tarih’e. İşte başka arkadaşlarım Bilkent’le girdi. İşte başka yerlere girenler oldu falan filan. Ben psikoloji kazandım ODTÜ psikoloji ve okudum.

Tiyatro bölümünün sınavına hiç girmedim orada ama işte artık okurken şu şöyle bir yerdeydim. Benim de öğrencilerim oluyor. Bölüme sokuyorum falan filan. Ve şeyi fark ettim, okumam lazım. Evet, bölüme girdiğimde ben zaten bölümde okutulan kitapların çoğunu okumuş, ders olarak da millete vermiş falan gibi bir durumdaydım ama o öğretmenlerden ders almamıştım. Bu çok, bu es geçtiğimiz noktaydı. Sevda Şener’den, rahmetli oldu, Nurhan Karadağ’dan, toprağı bol olsun.

Ebru:
Amin.

Burak:
Daha kimler kimler? Yani bu insanlardan ders aldım. Tabi Tülin Sağlam’lar, Selda, Öndül’ler falan bir ton insan var sayabileceğim daha ve fark oradaydı. O yüzden sonra da tiyatro okudum ama tiyatro okurken geçimimi halihazırda hala tiyatrodan, yapıyordum. Ya tiyatro, yazarlık ve müzik.

Ebru:
Her zaman varmış aslında anlatıcılık. Hem tiyatro hem yazma eğitimleri veriyorsunuz, eğitim verdiğiniz atölyelerde en çok üzerine durduğunuz olmazsa olmaz dediğiniz bir kavram veya bir teknik var mı hocam?

Burak:
Ya şöyle şimdi ben de çok eğitim aldım. Özellikle yazmak üstüne, oyunculuk üstüne, oyunculuk anlatıcılık anlamında da söylüyorum. Fiili sözel anlatıcılık. Çeşit çeşit tavır ve tarz gördüm. Neyin işe yarayıp neyin işte neyin yük olup neyin yolu kolaylaştırdığına dair fikirlerim var. Ben erken öğrendim okuma yazmayı. Çünkü herkes şiir yazıyordu benim ailemde ve şiir yazmak için yazmak öğrenmek istedim ve öğrendim.

Şiir şey ama hayatın bir şeydi yani bizim köy hikayeleri vardır işte Veli, Mehmet’le bilmem kim Mehmet birbirine küsmüşler, o ona bir dörtlük yazmış göndermiş, o ona bir dörtlük yazmış göndermiş ve bunu on yıl yapmışlar ve köylü ezbere biliyor o dörtlükleri. O da ona bunu dedi. Şimdi şiir yazmak için öğrendim. Sonra öğrendim ki yazmayı bilmek yetmiyor, okumam da gerekiyor ki bir şey yazabilesin.

Şimdi yazmak böyle bir yerdeydi ama aldığım derslerin sonunda hiç yazamadığım kalemimin kırıldığını da biliyorum ve bu soru çok önemli. Ne? Niye kırıldı abi? Ne oldu yani? Çünkü basit bir gerekçe var. O da şu. Yani bu örneği verdim daha önce sana iki olacak ama dinleyene ilk olacak. Yani nota öğrendiği için bir insan kemanı iyi çalmaz. Nota öğrenmek kemanın neresindekinin ne olduğunu bilmektir. Kemanı iyi çalmak önce zanaattır. Çünkü onun neresine nasıl basacağını, ne yapacağım tekniktir yani. Sonra nasıl duygu vereceksin? İşte o da sanattır.

Dolayısıyla burada Suzuki ekolü girer. Suzuki bir viyolonsel ustasıdır. Pardon bir Viyola ustası. Ve çok önemli de bir müzisyen. Ekol olarak şunu söyler der ki “biz çocuklara önce harfleri sonra heceleri öğretip sonra konuşmayı öğretmedik. Öyle konuşma öğrenilmez çünkü. Nasıl öğrendi çocuklar konuşmayı? Bizi duydular. Duydukları şey bir melodiydi. O melodilerin bir anlama geldiğini fark ettiler. Melodiyi tekrar ettiler. Melodinin içinde sonra harfler olduğunu fark ettiler. Sonra hatta sadece melodi değil, tavırlar olduğunu, esler olduğunu. En son yedi yaşında harfleri öğrettik. Okuma yazma bilmelerine gerek yoktu.”

Yani şunu ayırmak gerekiyor. Bir işin okuryazarlığıyla o işin yaparlığı arasında bir fark var. Ama maalesef yazma eğitiminde bu karışıyor. Çünkü yazmanın kendisi okur yazarlıktaki yazarlık zannediliyor. Hayır.

Benim birinci kuralım şu. Anlatabiliyor musun?
O zaman yazarsın da.

Peki nasıl yazarsın? Yazmak için kaleminle beynin arasındaki mesafeyi kısaltman gerekir.

Ben anlatıya yüklenirim. Anlatı için teknik, evet teknik diyorsan şöyle tekniklerim var öğretimimde, yani kafada daha iyi organize etmek, tabii ki işte anlatının giriş gelişme sonuç bağlamları, karakter, çatışma nedir ama ben bunları oturur uzun uzun anlatmam. Bunu örnekle yaşarız, yaza yaza anlarız. Ve giderek aslında bir şey kısaltır, bir şey uzatır, stresini yaratır, bir şeyin gevşemesini yaratırken başka bir şeyin peşindeyimdir. Acıksın diye kısarım. Sürekli taslak yazar.

Niyetim de şudur, evde kendisi doğru dürüst yazmaya iştahlansın gibi teknikler üstüne çalışırım ama derdim şudur, iyi bir anlatıcı olsun ve yazsın bunu. Çünkü biliyorsun derste hep şunu söylüyorum ben, yazmanın beş kuralı var, beşi de yazmak.

O yüzden bu teknik diyorsan teknik şu; önce derdini anlat, önce derdini idrak et, fark et, sonra onu anlat. Sonra da yazmaya başlarsın zaten.

Şimdi böyle anlatınca şey gibi oluyor. Tabii burada söyleyemeyeceğim sırlarım da var.

Ebru:
Şimdi ben de sizin bir öğrencinizim bu arada. Dinleyicilere onu ilk başta söylemedik ama bütün kurlarınıza. Birkaç kurumuz daha kaldı tabii ki. Ama gerçekten hani teknikten ziyade daha çok böyle bize taslaklar hazırlatmanız, bizi bu konuya hazırla, hazırlamanız büyüleyici. Zaten sizin sayenizde biz de çok güzel derdimizi anlatabiliyoruz artık. Tiyatro dizi oyunculuğu, yazı, meddahlık, anlatıcılık gibi farklı disiplinlerle uğraşıyorsunuz. Sizce bu alanların ortak paydası nedir ve hepsi aynı derdi anlatmanın farklı yolları mı?

Burak:
Tamam, hemen bu beni böyle duyduğum zaman çok üzen bir şey var, onu düzelteyim.

Dizi oyunculuğu lafı. Tiyatro, dizi oyunculuğu diye bir ayrım yok. Hani şöyle demek, şöyle de demiyorum burada mütevazilik yapıp “bence” falan. Bu iş şu işe benziyor.

Şimdi kasaplık diye bir meslek var. AVM’de yapanla kendi dükkanında yapan, başkasının dükkanında çalışan başka bir şey yapmıyor. Yani AVM kasabı, kendi dükkanının kasabı, başkasının dükkanının kasabı demiyoruz. Kasap diyoruz hepsine. Niye? Çünkü kasaplık yapıyor. Aynı işi yapıyor.

Ama burada tavuğu kestiği gibi kesmiyor ineği. Tamam mı? Yani şimdi burada mesela desek ki biz mesela işte et fabrikasında çalışan kasapla normal mahalle kasabı evet arada fark var. Biri ineği de kesiyor ama bu onun yani şey, kasabı o falan diye bir durum, o da kasap. Bu adam da biliyor onu. O da biliyor. O adamı koy oraya, o da yapıyor. Şey demiyor kimse mesela, ha ben sadece tavuk kesiyorum falan gibi bir kasaplık yok. Anlatabiliyor muyum?

O yüzden şimdi böyle bir şey çıktı. Oyuncu olmayanlar da oyuncu olabilir. Bak ben de katılıyorum. Buna eğitim alırlar, kendilerini geliştirirler ama dizi oyuncusu diye bir şey yok. Dizide herkes şunu söylüyor ya hani “ama dizide daha küçük oynuyoruz, tiyatroda daha büyük” ya hangi tiyatroda hocam?

Şimdi burada yani burada bütün herkese ne olur sesleniyorum, tamam mı? Bunu söyleyen arkadaşlarımıza mutlaka şunu sorun. En son hangi tiyatroya gittin ve hayatın boyunca kaç oyunu izledin?

Evet, çünkü elli kişi bak gidersin Monologlar Müzesi’ne, toplamda her odada altıyla sekiz kişi var. Şimdi o adam da mı büyük büyük oynayacak oraya onlara? Böyle bir şey söz konusu değil. Bu şunun gibi bir şey. Yani ben şu an seninle konuşuyorum ve bağırmıyorum. Niye? E aramızda bir metre var.

Ama şimdi şurada ilerideki işte o otuz metre ilerideki birine konuşsam da böyle konuşmayacağım. Aptal değilim herhalde. Biraz sesimi duyurmaya çalışacağım. Bunun adı da o büyük oynamak işte.

Dolayısıyla yani yani bu mesele şey gibi, aman işte dizi oyuncudu, ne öğretiyorsun bana daha küçük oynamayı mı? Böyle bir şey olabilir mi ya?
Ne saçma bir yer. Soruyu yedim bu arada.

Ebru:
Şunu da söylemek istiyorum, aslında özellikle bunu sordum. Gerçekten öyle dizi oyuncusu, film oyuncusu, tiyatro oyuncusu böyle kategorilere ayırmaya çalışıyorlar ama bence bilmeyenler de artık şu an Burak Tamdoğan sayesinde bunu öğrenmiş olduğu oyuncu, oyuncudur, Kategorilere ayırmıyoruz.

Burak:
Oyuncu oyuncudur. Tiyatroda da oynar, sahnede de oynar. Değilse oynayamaz. Evet, şöyle bir şey var parantez içerisinde. Kamera karşısında oynuyormuş gibi gösterebilirsin birini ama çok uzun süre yapamazsın. Çünkü ağlayacak, gülecek. Herkes izledikleri dizileri şöyle bir hatırlasın, kimin oynayamadığını hatırlıyorlar değil mi oradan?

Ne diyeceğiz? “Hı ama o dizi oyuncusu olduğu için” mi diyeceğiz? Yo, değil işte yani. Oynayamadı ama sonrasında öğrendi ve oynayan da var. Yani bak burada özür dilerim. Bu örneği çok veriyorum ama isim isim kullanıyormuş da ama ya Kıvanç Tatlıtuğ, zamanında ne çok eleştirdiler adamı. Ama adam kendini nasıl geliştirdi değil mi şimdi? Şimdi demek ki öğrenilebiliyor. Soruyu bir daha sorsana şimdi.

Ebru:
Tiyatro, dizi oyunculuğu demiyorum. Tiyatro, dizi, yazı, meddah, anlatıcılık gibi farklı disiplinlerle uğraşıyorsunuz. Bunu biliyoruz. İzliyoruz. Dinliyoruz. Okuyoruz. Sizce bu alanların ortak paydası nedir? Ve hepsi aynı derdi anlatmanın yolları mı?

Burak:
Güzel soru. Hepsinin ortak noktası, hepsinde anlatıcılık yapıyorum. Hepsinde bir şey anlatıyorum. Yani müzikle de bir şey anlatıyorum çünkü. Yazarak anlatıyorum, oynayarak da.

Ebru:
Zamanında da ozanlarımız türkülerimizle aşkını anlatmamış mı? Ya da dağları taşları köyünü, her şeyini.

Burak:
Yani şarkılarla, şarkıların ardından devrim yürüyüşü yaptı insanlar. Yani şeylere bakıyorsun, Fransız devriminden bahsediyorsun, orada söylenen şarkıları, kimse unutamaz. Yani insanları peşinden sürükledi. Şimdi bu buralarda şey, hepsinin anlatıcılık yapıyorum. Ortak noktası bu ve fakat şöyle de bir şey var. Bilinen ilk estetik kitabı elimizdeki, estetik üzerine yazılmış ilk kitap. Aristoteles’in yazdığı Poetika adlı kitap. Şimdi buradaki en önemli kısım şu. Bu kitabın ismi Poetika. Poetika şiir sanatı demek ama kitap şiirden bahsediyor, düz yazıdan bahsediyor, oyunculuktan bahsediyor, müzikten bahsediyor, danstan bahsediyor.

Peki niye adı şiir sanatı? Çünkü şiir sanatı, biz bunu ayrı ayrı söylüyoruz ama aslında poetika dediğinde imgelem, imge yoluyla anlatı. Şiir bu demek. E müzik de bu demek. Dans da bu bir imge yaratıyorsun ve onun vasıtasıyla anlatıyorsun. Yani tekrar baktığında bunlar birbirinden zaten ayrı değil. Biz bunları incelerken ayırıyoruz. Bak şu an konuşuyorum ben. Konuşurken vücut hareketlerimin bir dans olduğunu fark etmemiz de gerekmiyor mu aslında? Yürürken anlatırken oyuncu sahnede oynarken aslında sesiyle de bir ezgi yaratmıyor mu? O da onun da bir müziği yok mu?

Mesela en gıcık olduğum şeyi şiirin arkasına müzik dayıyorlar ya e peki şair o kadar seni o kadar uğraştı bunun şiirin kendi müziği olsun diye hece ölçüleri yok kafiyeleri. Müziği niye koyuyorsunuz abi? Adam zaten onunla uğraşmadı mı? Şiir sadece bıdı bıdı laftan ibaret değil ya. Şimdi baktığında yani özde şuraya geliyorum sorunun yanıtında. Aslında ben aynı şeyi yapıyorum.

Ebru:
Hepsinin bir ortak şeyi var, sadece tarzları farklı o zaman hocam?

Burak:
Ya sadece şey işte, evet birinde dansı öne çıkarıyorsun da birinde müziği öne çıkarıyorsun, birinde sözü öne çıkarıyorsun. Ama birleştirdiğinde bu arada Ankara ekolü de öyledir. Biz Ankara’da bizim zamanımızda en azından bize çok öyle söyleniyordu ve şöyle büyüyorduk, yani dans edeceksin, şarkı söyleyeceksin, enstrüman çalman lazım. Oyunculuk biliyorsun öğreniyorsun, reji de bileceksin. Bunu da bilmem gerekiyor dramaturjisini de bileceksin. Yani oyuncu mu olmayı seçtin? Tamam ama öbürlerini bileceksin. Yönetmen misin? Tamam da öbürlerini bileceksin. Ya bunların birilerini bilmeden olmaz. Öyle bir şey olmaz yani. Bugün birçok yerde öyle bir buna holistizm de deniyor. Bu toptancı yaklaşım. Çünkü ya bir arabanın bir parçasını bilerek araba tamircisi olamazsın ki. Ben sadece frene bakıyorum gibi bir şey olabilir mi? Yani ama fren oraya bağlı, tekere bağlı. Tekerden ben tekerden alırım ona da tekerci baksın falan. Siz de aranızda konuşmayın falan öyle bir şey olmaz yani.

Tıpta da böyle işte değil mi? Yani sadece atıyorum bağırsaklara bakıyorum, beyne bakmıyorum. Abi bağırsaklar beyne bağlı.

Ebru:
Çok iyi, evet haklısınız. Bir diğer soruma geçiyorum. Sizi en çok besleyen yazma motivasyonu nedir? Neden yazıyorsunuz? Hikayelerinizi, nerelerden buluyorsunuz?

Burak:
Şimdi hep bu şey hikayesi vardır ya, tümevarım, tümdengelim. Ben tümdengelir, tümevarımla yazarım onu. Çünkü benim en büyük galiba şeyim, beslendiğim şey hiç adil bir dünyada yaşamıyor olmakla ilgili. Tabii ki adalet bir insan kurgusu bu anlamda. Hala dünyayı anlamaya çalışıyorum ve işte bunun nasıl paylaşıldığı, nasıl ama bir yandan da şöyle bir şey var yani yaşayan her şey hatta yaşamayan her şey içinde daha varoluşu kutsayacak, daha varoluşu önemli kılacak bir dünya kılın olabilirdi. Buradaki mesele evet şunu biliyoruz. Güçlü güçsüzü yiyor yaşama biz artık güçlü ve güçsüz ve adalet ve eşitlik ve demokrasi gibi kavramları bunun üstüne koyduk ya.

Dolayısıyla artık bunlar var. Bunlar yok gibi davranamayız ve burada hala güçlü güçsüzü yer dediğimizde hocam bu bu medeniyeti ne yapacağız biz? Yani hala ormanda yaşadığımız gibi yaşayacaksak bu medeniyeti ne yapacağız? Yani o yüzden şöyle bir şey oluyor şimdi. Mesela bütün bu medeniyetin, demokrasinin, eğitim sisteminin, bugün elimizdeki teknolojik, sosyolojik, psikolojik bütün gelişme, tıpla ilgili, her şeyle ilgili bu gelişme, bu medeniyete ve eğitim eşitliğine bağlı.

Bu tür şeylere bağlı daha çok insanın bilgi edinmesiyle ve daha çok insanın söz sahibi olmasıyla gelişiyor ve üstüne Trump diye bir adam gelip hala orman kanunu savunuyor ama senin saçını tarayan berber de buradan yetişti. Senin şu an bu konuştuğun dil sana bunu yazan prompterları yazan adamların okuduğu kitaplar ve onlar da oradan gelişti. Yani seni besleyen buraya getiren şeyi alıp da yani ben o zaman şey diyesim geliyor böyle durumda.

Benim motivasyonum bu. Tam da buna yazıyorum. Yani abi atın şunu bir hayvanat bahçesine kendisi gibi düşünenlerle donsuz gezsin ve kim güçlü biz izleyelim yani. Madem böyle bir dünyada yaşamak istiyorlar, Çünkü onlar parayla bunu gütmeye çalışıyor ama bir farkı yok. İstiyor. Verin elinde birer sopa. İstedikleri gibi kim güçlü, kim zayıf, yaşasınlar onu, biz de kendi hayatımıza bakalım. Benim motivasyonum bu ama yazarken yani yazma motivasyonum bu ama yazarken bu dişlerin arasında kalan bir sürü sevda, bir sürü küçük insancık var. Oradan çıkıyorum. O yüzden yazarken tırnağın ucundan ayak baş parmağından başlıyorum yazmaya.

Benim de derdim orada. Çünkü bütün bu büyük büyük şeyleri anlatırken de orayı unutmamak gerekiyor. Çünkü aslında bütün anlattıklarımızın derdi o. Yani bir bir sürü devrimin aslına bakarsan paramparça olma, tarih içerisinde bir şekilde kendini yalanlama demeyelim ona. Ne diyelim? Yalıtıp da eksiltme hali bu, insandan uzaklaşarak gittikleri için.

Tabii ki bunları şey söylüyorum, demokratik amaçlar taşıyan devrimler için söylüyorum. Ya Pinochet’in yaptığı askeri devrim için söylemiyorum onlara darbe diyeceğim. Bugünden sonra anlaşılsın ki, devrim dediğimde hep bunu kastediyorum. Buradan da beyanat veriyormuşum gibi oldu ama hani bilsin ki insanlık.

Velhasıl evet yazmaya da oradan Ayşe’nin gözyaşlarından başlayacağız. Ayşe’nin sadece sevgi sevdiği adamla buluşmak istemesi ama evden çıkarılmamasından başlayacağız. Onun babasını güden sistem Ayşe’yi de güder, sevgilisini de güder. Onun babasına din verir, devlet verir, ahlak der ama bunun tamamını kendisi örgütler. Parayla maaş verdiği adamlara vaaz verdi diyerek yaptırtır ve baba onu dinleyip kızını oradan çıkartmaz. Ayşe’nin gözyaşı toplumsal bir meseledir. Ayşe’nin etek boyu çok toplumsal bir meseledir. Hepimizin özgürlüğüyle ilgilidir.

Ebru:
Evet, doğru diyorsunuz. Peki bir hikayenin anlatılmaya değer olduğunu size ne hissettirir? Ne zaman işte ya ben bunu kesinlikle yazmalıyım diyorsunuz? Mesela bize derslerde ilk başlarda hep şey ödevi veriyordunuz hocam, özellikle birinci kurda. dinleyin.
Bir yere oturduğunuzda her şeyi dinleyin. Sağınızı dinleyin, solunu sürekli hani hafızanıza bunları doldurun diyordunuz. Ne zaman işte tam da bunu yazmalıyız, bu kesinlikle anlatılmaya değer diyebiliriz?

Burak:
Dinlemek çok önemli. Evet oradan başlayalım çünkü ne anlatıyorlar? Ne anlatıyorlar’ı dinledikçe, çünkü kafanız şöyle çalışacak. Niye anlatıyorlar? Bunu niye anlatıyorlar? Hatta mesela birinin anlattığı bir şeyi mümkünse bir başkasından da dinleyin bakalım. O nasıl anlamış diye bir kere bir hikayenin anlatılmaya değer olması var olması ile mümkün. Yani var olması derken yaşanmış olması değil. Bir hikaye anlatılıyorsa anlatılmaya değerdir. Çünkü anlatan bunu değer görmüş. Buna ihtiyaç duymuş. Ha bunu dinlemeye değer midir dersen.

Ebru:
Okuyucuya kalmış.

Burak:
Tabii. O okuyucuya kalmış. Benim bir şeyi söyleyemem onu. Çünkü kimisi kimisi şöyle giyinir, kimisi böyle giyinir. Kimisi öyle sever, kimisi böyle sever. Kimisi aşk romanları okumayı çok sever, kimisi bilim kurgu sever. Ona bir şey diyemeyiz. Herkesin çünkü ihtiyaç duyduğu, hayal gücünü besleyen, hayatında bir gediği tamamladığı yahut da bir çatlağı sıvadığı hikayelerdir bunlar. Ya bir hikayenin anlatılmaya değer olup olmaması bizim harcımız değil.

Biri anlatıyorsa anlatılmaya değerdir. Okunmaya değer olup olmaması da bizim harcımız değil, biri okuyorsa okunmaya değerdir.

Ebru:
Çok güzel anlattınız hocam. Teşekkür ediyorum. Peki, online sanat dergisi anlatıcı nasıl doğdu? Ve bu projede sizi en çok heyecanlandıran nedir? En çok merak ettiğim sorulardan bir tanesi biliyorsunuz.

Burak:
Ya şurası şimdi ders yapıyoruz. İşte derslerde anlatıcılık, derdini anlatacak kadar yazmak üzere çalışıyoruz. İşte bir öğrencim şöyle sormuştu bana, dedi ki “ben dedi hiç anlatamıyorum. Yazamıyorum.”. Dedim ki “nasıl? Mesela bana biraz anlat bunu.”

Dedi ki “ya bir şey yazmaya çalışıyorum. Tam o sırada kafama bir şey geliyor. Sonra çok iyiymiş gibi geliyor. Oturuyorum, yazıyorum. Sonra okuyorum. A hiç öyle bir şey değil bambaşka. Ne kadar kötü olmuş diyorum. Üzülüyorum. Yazmak istemiyorum ama sonra tekrar yazıyorum” falan.

Dedim “şu anda çok iyi anlatıyorsun. Yani bu anlattığın şekilde yazamadığını söylüyorsun bana sadece. Sen anlatabiliyorsun. Sadece anlattığın gibi yazamıyorsun.”

Bunun için de şuna ihtiyaç var. “Ne kadar yazıyorsan o az” diyor sana yazlıkların, “Biraz daha fazla yaz” diyor. “Daha çok egzersiz yap” diyor. Çünkü bu bu da bir dil.

Yani ben ODTÜ’de okudum. İngilizce okuduk. İngilizce okumayı yazmayı çok iyi biliyorduk ama konuşmayı bilmiyorduk. Dinlediğimizi de anlıyorduk. Bir gün Erasmus’ta Almanyadan bir kız gelmişti. Bana yemekhanenin yerini sordu. Ne diyeceğimi şaşırdım. Düşün essay yazıyorum. Koca koca Psikoloji, dili İngilizce bir şey. Yemekhaneyi diyemedim.

Yani aynı şeyi İstanbul’da yaşadım. Bir şeyde Feniküler sistemde bir tane kadın tam böyle adama döndü. Şey dedi “How can I go to Taksim?” Bu arada Feniküler de Taksim’e gidiyor zaten ama tabii bilmiyor kadıncağız.

Ben hemen şeyi düşündüm işte “may I, shall I” falan filanlar düşünürken adam şöyle dedi kadına ya dedi ki “go go go” Şöyle ve eliyle gösterdi. Ya yukarı çıkıyor zaten “go go go sola dön go go go go” eliyle gösteriyor. Kadın dedi ki “okay”.

Sonra düşündüm ki abi bu kadar zaten. İşte burada mesele şu. Benim başta en başta neyi önemsiyorum ders bu eğitimde ile bu öğrencime söylediğim de o da aslında bunları düşünüyor. O benim gibi “Shall I”larla düşünüyor. Düşünme.

Önce “go”. “Go go go” yaz. O yüzden hep ödev veriyorum. Verirken de şey diyorum ya ama otur her akşam. Ödev dediğim tabii ki hiçbir zaman zorunlu ödev vermiyorum. Buna da inanmıyorum çünkü. Ödev öneridir. Her gün on beş dakika ayırabiliyorsan yazmaya bir on gün sürer maksimum, on gün sonra “aa çatır çatır yazıyorum” dersin.

Ne yazacağım kısmına da oturacaksın. “Hayda ben ne yazacaktım ya aklımda sabah bir şey vardı, bak unutmuşum keşke not alsaydım bunları” yazacaksın. Sonra da düşüneceksin, “gideyim bulaşığı mı yıkayayım? Dur biraz daha yazayım ama ne yazacağımı bilmiyorum ki. Ne yapıyorum ben şu aklıma geleni yazıyorum. Hayda ne yapıyorum ben”

İşte bunu yaz. Bunu yazdıkça kaleminle mesafe kısalır. Çünkü anlatıyorsun zaten. Zaten anlatıyorsun.

Ebru:
Evet. Online sanat dergisiyle…

Burak:
Oraya geliyoruz şimdi, evet. Derslerde buralara geldik ve güzel şeyler çıkmaya başladı. Bir de şimdi şöyle bir şey oluyor, yani iyi öyküler çıkınca benim hep kafamda olan bir şeydi bu.
Daha önce de aslında böyle yerlere yeltenilmişti. Başka da denemeler yaptık biz dergiler çıkardık. Fiili dergi de çıkardık, dijitaldi falan ama ben oralardan çekildim bir de şeydi yani tekrar buna ciddi bir ekiple doğru dürüst gitmek lazım diye düşünüyordum. Gerçekten ciddi derken gönlü olan, bu işi seven… Öyle bir noktaya geldik ki sizinle.

Ebru:
Evet, bizimle.

Burak:
Evet. Benim sınıflarımı bilmeyenler için söylerim tabii. Belli bir yerden sonra artık isim veriyorum ben. Daha doğrusu onlar alıyorlar isimlerini. Böyle bir genelde kuş gitti. Gerçi araya bir papatyalar geldi.

Burak:
Kırlangıçlar sınıfı. Belli bir yere geldiğimizde ki, bir yıl ders yapmıştık.

Ebru:
Geçmişti bir yıl, evet.

Burak:
Ve ben bu projeden bahsettiğimde “a yapalım” falan diye de konuşuldu ama ben hani çok konuşuldu bu işler, çok da olacağını düşünmüyordum. Birdenbire apar topar, tar tar tar girdiler ve dedim ki “vay be ne cesaret, giriyoruz hadi bakalım” ve anlatıcıyı kurduk.

Anlatıcı’daki derdimiz de şuydu aslında, burada çıkan öyküleri oraya koymak. Aslında bir anlamda bu eğitimin bir tamamı ama aynı zamanda şunu da unutmamak lazım tabii. Aynı hocadan ders alıyorsunuz, aynı mantıkta gidiyor. Bu aslında bir fikrin örgütlenmesi.

Yani anlatıcı.com aslında bir öyküye bakış yönteminin örgütlenme hali. Her birinizin dili başka. Her birinizin öyküleri, öykü kaynakları başka. Çünkü beslendiğiniz hayat damarları başka ama işte burada bir araya geliyoruz. En güzel kısım benim için. Anlatıcı çok kıymetli bir proje. En güzel kısımlardan biri de şu. Birbirinizin dilinden beslenmenizi de sağlıyor. Çünkü editör toplantıları yapılıyor. Herkes o öyküleri okuyor, düzeltmeler yapılıyor, beraber konuşuluyor, son hale getiriliyor. Zaten ilk aşama benden geçiyor ama finalde yine o tarafta bir düzeltme kalıyor.

Yani artık bu tamam, bu bir öyküdür dediklerimi gönderiyorum. Ben ince ayarla ilgilenmiyorum, siz yapıyorsunuz ve ben şeyi de görüyorum mesela, üçüncü sayımızı çıkardığımızda üçüncü sayıda sizin kaleminizdeki farklılaşmayı da görüyorum.
Şimdi yeni eklenenlerle şimdi on altı tane mi yazarımız var.

Ebru:
Evet, on altı.

Burak:
On altı yazarımız var. Şimdi dördüncü sayıyı çıkaracağız. Belki seneye bir yaşımızı kutladığımız zaman kaç yazar olacağız? Ve çünkü artarak gidiyor.

Ebru:
Her sayıda yazarımız artıyor.

Burak:
Evet. Her sınıftan şey olmuyor, hani aynı sayıda insan çıkmıyor tabii. Tabii bu sınıfın yüzdeye vurunca mesela sizin sınıf sınıfınız çok. Yüzde yüz görünüyor ama küçük sınıf olduğu için de yüzde yüz bir yandan. Gerçi şeyi de unutmamak lazım tabii mesela. Kuzgunlar da baya, bir kişi hariç herkes verdi. O da verecek hazırlanıyor. Onların sayısı biraz yüksek. Martılarla birleştiler, biraz daha yükseldi on kişi oldu ama martılarda da yüksekti rakam.

Şimdi dinleyen de şey diyor değil mi? Martı kırlangıç falan ne konuşuyor bunlar diye.

Ebru:
Bizler ilk grup olan kırlangıçlar böyle işte başta bir konuşmuştuk hocamla. Bir isim verelim hani. Çünkü sürekli kurlar başlıyor karışmasın diye. Böyle güzel güzel kuş isimleriyle gidildi.
Kırlangıçlar, martılar, kuzgunlar diye

Burak:
Araya bir papatyalar girdi.

Ebru:
Evet, papatyalar girdi ve devamı da gelecek inşallah. Bu proje bizi de çok heyecanlandırıyor ve gerçekten canı gönülden yapıyoruz. Aynı zamanda sadece anlatıcı yazarlarımız değil, illüstrasyon da var. Her şey el emeği ile oluyor. Bütün illüstrasyon ekibindeki çizerlerimize de çok çok teşekkür ediyorum.

Burak:
Onlar da Cin Ali bile çizemem öğrencileri

Ebru:
Tam da oraya gelecektim. Cin Ali bile Çizemem Atölyesi’nin öğrencileri hepsi inanılmaz başarılı ve hikayenin kapaklarını yaparken şunu fark ediyorum. Yazar arkadaşlarımız bana şey diyor, “ya nasıl güzel çizmiş çizer, tam da anlatmak istediğimi renge dökmüş”, ve bu beni inanılmaz motive ediyor ve çizere bunu söylediğimde çizer de çok motive oluyor gerçekten. Bence çok güzel bir ekip olduk hocam.

Burak:
Güzel oldu, çok güzel oldu. Tabii şimdi bu podcast olarak yayınlanırsa galiba şöyle bir şey de çıkacak. Benim de öykülerim var diyen olacaktır. Hemen orayı söyleyelim.

Ebru:
Evet, hemen orayı söylüyorum. İllüstrasyon için Cin Ali Bile Çizemem Atölyeleri’ne katılmanız gerekiyor. Aynı zamanda da Burak Tamdoğan’la Derdini Anlatacak Kadar Yazma Atölyesi’ne katılmanız gerekiyor.

Burak:
Uzun ya, söylenmesi zor. Şey neden onu da söyleyelim tabii. Neden böyle bir şey yapıyoruz kısmı. Daha önceki deneyimlerinden bildiğim ve tabii ben bunun için uyardım arkadaşları ama. Dışarıdan öykü almaya başladığınızda şöyle oluyor. O öyküler bir kere sayıca çok olabiliyor ve sayıca çok olan öyküleri değerlendirmek editörlüğünü yapmaktan siz yazamıyorsunuz ve yazdıklarınızı paylaşmak için kurduğunuz dergi başkalarının yazılarını koymak için hammaliye yaptığınız bir şeye dönüşüyor. Bu sebeple böyle bir sınır koyduk. Dışarıdan öykü gelmiyor. Bir habitat diye düşünmek lazım.

Burada bu akılla buradan eğitim alan, bu birbirini tanıyan insanlar zaten nasıl değerlendirileceğini de biliyorlar ve habitat olarak yapıyorlar. Yani hep beraber okunuyor, hep beraber işleniyor. Herkes kendi öyküsüne zaman verebiliyor.
Tabii ki hani tekniği Zeynep yapıyor mesela. O kimse anlamadığı için bu kişinin sırtında, o Allah’tan yapıyor. İşte ne bileyim sen ha keza koordinasyonunu yapıyorsun. Bir sürü, o da bir hammaliye. Ama bu kadarı yeter en azından yazmaya vaktin oluyor.

Ebru:
Aynen öyle. Derdimizi Anlatacak Kadar Yazma Atölyesi demişken, katılımcılarda nasıl bir dönüşüm hedefliyorsunuz ve sizce herkes yazabilir mi?

Burak:
Sondan başlayayım. Herkes yazabilir. Anlatabilen herkes yazabilir. Burada şu soruyu şöyle de sorsaydık mesela. Herkes çok iyi anlatabilir mi? Evet, herkes çok iyi anlatabilir. Bir daha soralım. Herkes çok edebi anlatabilir mi? Edebiyatla ilgisi varsa evet, herkes çok edebi de anlatabilir. Şey var ya hani bir yetenek gibi bir şey var ya.

Öncelikle şunu ayırmak gerekiyor. Yetenek diye bize sunulan şeylerin büyük bir kısmı zanaatkarlık ile ilgili. Kas kendi başına öğrenir. Zihin kasları da kendi başına öğrenebilir. Mesele aslında özgür fikre, hayal gücüne sahip olmakla ilgili. Her çocuk da buna sahiptir küçükken. “Suş hiştt” diyerek susturduğun gibi, “sus hiştt” diyerek beynini de susturabilirsin. Okullarda fikrini söyletmeyip, sorusunu sordurtmayıp düş gücünü de elinden alabilirsin. Bunu cezalandırıp yok edebilirsin. Emir komuta ile hareket etmeyi öğretebilirsin asker gibi. İşte o çocuk artık anlatamaz ama bir gün fabrika ayarlarına döndürürse biri ya da bir yaşanılan yine anlatabilir. Anlatır, babun bile anlatıyor.

Dolayısıyla anlatabilirsiniz. Herkes anlatabilir. Bu sondan başladığım hali ama ilk soruyu unuttuğumu söylesem.

Ebru:
Nasıl bir dönüşüm hedefliyorsunuz katılanlarla?

Burak:
Özgür bir fikri eylemliğe girmesi aslında ya biraz dönüşüm galiba az önceki konuşmada da öyle. Cin Ali Bile Çizemem Atölyeleri’nde Gamze’nin de öyle bir şeyi var. Yani “yetenekli insanlar yapar bu sanat işlerini başka insanlar yapamaz herkesin yapacağı iş değil” falan… Herkes yapabilir. O sanat herkes tarafından alınmayabilir ama. Bu da başka bir şey.

Ebru:
Bence bunu anlatmak da çok önemli. Şimdi ben hem ilk başta zaten Cin Ali Bile Çizemem Atölyeleri’ne katıldım. Orada da altıncı aşamadayım. Tıpkı sizde de çok uzun süredir olduğum gibi Gamze Alıcı öğretmenim o kadar farklı ve naif bir şekilde anlatıyor ki ben ilk başladığımda atölyeye gerçekten şey diyordum hani, “Cin Ali bile çizemem”.
Hani böyle bir korkuyla ama daha bir şekilde açıldım ve inanılmaz bir motivasyon da veriyor hocamız ve bu da insanı çok mutlu ediyor tabii ki. Aynı şekilde yazarlıkta da çok çekiniyordum, inanılmaz bir korkum vardı ama şu an öyle değil artık. Çıkıyor bir şeyler.

Burak:
Çok güzel. Bu şu aslında, yani bizim ayaklarımıza, ellerimize, sırtımıza birtakım yükler konuyor, “Dur! Sus! Denileni yap!”

Öyle oralarda çok düşünmeyeceksin, “o başkasının işi” falan filan gibi bir yerde atıl hissettiğimiz bir şey oluyor. Hepimizin zihni yaratıcı, hepimizin hayal gücü var. Bu yüklerden kurtulmak birincisi şu, yani almak satmak birine beğendirmek için yapmazsınız birincil olarak bu işi. İlk soruya dönelim bak.

Neyi anlatırız? Var olmak için. Varlığımızı göstermek için. Sonra geleceğe kalmak falan gibi şey, örgütlenmek dedik. Oralar da gidebilir. Alan alır. Yani kimsenin “bu aynısı olmamış ama bu işte Sait Faik gibi değil.”… Öyle olmak zorunda değil. Başka anlatılar da var.

Ebru:
İlk başlarda dediniz ya “kendi penceremden anlatıyorum” diye. Evet, herkes gibi, bence herkes gibi olmak zorunda değil çünkü herkesin zaten kendi penceresi var.

Burak:
Evet, evet.

Ebru:
O sebepten dolayı. Ben de gerçekten hani anlatıcılık gerçekten bu yönden önemli bence.
Çünkü hem illüstrasyonda Gamze hocamızın anlattığı hem de sizin bize anlattığınız, aktardığınız ve ona göre gerçekten artık yolumuzu bulabiliyoruz. Öyle düşünüyorum ben bir öğrenciniz olarak.

Burak:
Şuraya ekleyeyim, nasıl bir dönüşüm kısmında? Öncelikle cesaret. Yani sanat ulaşılmaz bir şeydir ve herkes yapamaz fikrinden bu köhne ve gerici fikirden uzaklaşmak, her her canlının bir şekilde buna yatkınlığı vardır. İnsan canlısının yatkınlığı ya da biz Homo Sapiens cinsinin yatkınlığı da şudur. Şimdi biz de bunu yapıyoruz ya. Niye Derdini Anlatacak Kadar Yazma Atölyesi koyduk biz bunun adını?

Derdini anlatmak somut bir şeydir. Bir derdin vardır, somutça onu anlatırsın. Fakat derdi anlatmanın duygusal kısımlarına girdiğinde artık soyut anlatmak da zorundasın.

Ebru:
Aslında şimdiki sormak istediğim soru da buydu. Sizce anlatacak derdi olmak nasıl bir bilinçtir? Tam da bunu açabiliriz ve derdini anlatacak kadar yazmak tam olarak nedir diye soracaktım ki siz şu an zaten anlatmaya başladınız müthiş.

Burak:
Hissi kablel vuku olmuş.

Ebru:
Evet.

Burak:
Ya amaçlardan biri de bu şimdi. Derdiğiniz somut, sanat dediğimiz şey soyut bir düşünce besler. Soyut bir düşünceyle de dil oluşturur ve bunu somuta döker. Bu noktada şimdi eğer siz somut bir dert anlatamıyorsanız soyut düşünceden çok uzak kalırsınız zaten. İnsanların derdini dinlemezseniz insanlara derdini anlatma da demiş olursunuz.

Derdini anlatmayan insanlar da derdini anlatmayı öğrenemezler. Dert anlattıkça öğrenilir. Anlatmak anlattıkça öğrenilir. Somut olarak anlatabiliyorsa oradan soyuta doğru geçmek zorunda kalır. Çünkü biz üç boyutlu varlıklarız ve aynı zamanda duygusal bir boyutumuz da var bizim. Buradan bakınca dört beş boyuta kadar geçeriz yani. Çünkü birbiriyle çelişen düşüncelerimiz, bize öğretilenler, bizim edindiklerimiz, hangisi bizim gerçekten soruların içerisinde bunun bize yarattığı duygular, o duyguların farklılaşması aynı anda bulunması.

Öfkeyle coşkunun, öfkeyle sevdanın ve biz bunların arasında debelenirken dümdüz anlatamayız onu. Somut bir şey anlatmaya başlarken bakkaldan gittim bir ekmek aldım on beş liradan yirmi liraya çıkmış, benim maaşım bu kadarken bunu nasıl ödeyeceğim somutluğunda giderken sende bunun yarattığı duyguyu anlatırken soyuta dökersin. Dolayısıyla işte o somuttan soyuta yani o zanaat olandan sanata doğru yolculuğun başlar ama önce cesur olman gerekir. O cesurlukta ben bunu anlatmak istiyorum.
Derdin varsa anlatırsın ve senin de haddindir. Çünkü dert sahibiysen anlatma yetkisi de senin elindedir. Şimdi bu noktada neden derdini anlatacak kadar dediğimizi de derdin varsa derdin yoksa derdi olmayan var mı? Ama derdinin farkında olmayan var. Derdi olan ama derdini nasıl anlatacağını bilmeyen var. Derdi olan ama derdini başka bir şey zanneden var.

Şimdi bu noktada her şey karışıyor. Bize söylenen de bizim yaşadığımız, bizim ihtiyacımızla ihtiyacımız olduğu söylenen arasında farklılıklar oluyor ve burada tabii ki işte bir yandan da manipüle de ediliyoruz. Benim başta önerdiğim gibi. Güdülüyoruz da toplumsal olarak.

Yani şöyle düşünüyorsun. Yaşamak için neye ihtiyacım var? Atıyorum mesela bayrağa. Bayraksız yaşayamıyor musun? Yani mesela şey yaşarsın tabi canım yani. Bayrak çok yeni bir kavram zaten. Bayrak yani o bu üretildi milliyet kavramı. Yoktu ki. Milliyet diye bir şey yoktu. Ondan önce tebaa vardı, din vardı. Ondan önce de bilmem ne klanı vardı. Hala var işte. Aşiret var. Soy var. Bunlar olmadan yaşayabiliyorsun.

Bunlar yönetim biçimleri. Seni yönetme biçimleri aslında. Ama bunlarsız yaşayamayacağın hissindesin ya. Bak bir şirket gerçek midir? Gerçektir. Var mıdır gerçekten? Vardır. Var mıdır gerçekten? Yoktur abi. Şirket diye bir şey yok.

Olmayan bir şeyi kurguladık ve insanlar bu yüzden hapse girebilir, aç kalabilir, devletler savaş açabilir. olmayan bir şeyi kurguladık. Devlet. devlet de öyle bir şeydir. Kıbrıs devlet midir değil midir? Buyur dünyanın büyük bir çoğunluğu “devlet değildir” diyor. Biz bir küçük azınlık diyoruz ki “devlettir” diyoruz. Yani devlet de kurgudur ama şöyle düşünüyorsun sen. Bunlar olmadan yaşayamayacakmışsın gibi öğretiliyor sana ya. Yaşarsın. Yiyecek bir şeyin yoksa yaşayamazsın.

Sana dokunan bir başka canlı yoksa yaşayamazsın. Duygusal ihtiyaçların, besinsel ihtiyaçların diyelim genel anlamda hem fiziksel hem de duygusal besinin bunları gideremiyorsan yaşayamazsın. Bunun dışındaki hiçbir şeye ihtiyacın yok ve dünyayı yok eden bunun dışındaki her şey. Senin gıda ihtiyacın dünyayı yok etmiyor.
Daha fazla gıda üretip para kazanma ihtiyacı duyanlar dünyayı yok ediyorlar. Ve daha fazla gıda üretip para kazanıp güçlü olmak isteyenler de finanse ediyor bir şeyleri, savaşları, devletleri, kaynakları falan. Yani buradan baktığında derdin ne dediklerinde “benim şöyle bir derdim var”. Hayır, senin ekmeğe ihtiyacın var. Senin eşitliğe ihtiyacın var. Senin kendini ifade etme özgürlüğüne ihtiyacın var. Senin, senin gibi düşünmüyorum, sana saygı duyuyorum diyen birine ihtiyacın var. Onun gibi düşünmeyip ona saygı duymayı öğrenmek için.

İşte bu noktada derdini bilmeyebilir insan gerçekten.

Az önce Ayşe’den bahsettik ya sokağa çıkarılmayan. Babası aslında işçi olarak sömürülüyor ve başka dertleri varken o başka bir noktaya sürüklüyor. Yani bu çok yapıldı dünyada da yapıldı, bizim ülkemizde de yapılıyor. Yani işçinin patronla şeyi anlaşması, toplu sözleşme anlaşması yapamadığı dönemdir.

İşçiye şey dersin. “Çinliler, Türkleri orada, katlediyor” falan işçinin derdi oymuş gibi olur. O da dert. Ama başka bir derdi var adamın kirasını önleyenmiyor ya, onu elinden alırsın. Hadi orası için şimdi çalışıyoruz. Hayır orası için çalışmıyorum. Biliyorsun bak bütün şirketlerde şey, biz bir aileyiz var ya, hiçbir ailenin biz bir aileyiz dediğini duydun mu? Demez. Bir ailedir zaten o. Aile değilsen “aileyiz” dersin. Çünkü “öyle kabul et ve ben reisim”.

Şimdi tekrar dön ve politik yerlere girdik ama derdini anlatacak kadar koymamın sebebi herkesin bir derdi var iş ki bunu idrak etsin. Zannettiği derdi de olur. Oradan başlasın ufak ufak yazmaya. Finalde şunu da söyleyeyim tabii. Bütün derslerimin kökeninde benim şu var. Dünyada birden fazla doğru vardır. Seninki de dahil.

Ama seninki en doğrusu değildir. Sana öyle geliyordur. Bunu bilmek ve bununla yaşayabilmek çok önemlidir. Çünkü dünyada bir tane doğru olduğunu düşünmek faşizmin kökenidir. Faşizmi yaratır. Seninki en doğrusuysa bu diğerlerine zulmedeceksin demektir eğer böyle düşünüyorsan. Hele ki güçlendiğinde. Bu yüzden yani şunu unutmamak gerekiyor. Herhangi bir ideolojik model, herhangi bir dil, herhangi bir bakış açısı herhangi bir toplum yapısı tek başına doğru olursa öyle yaşamayan insanları öyle yapmak için katledeceksin demektir ve bu insani olamaz. En azından bugün insani dediğimiz değerlere uymaz. Ama Trump’ın dediği gibi bir ormanda yaşayacaksak olur.

Ebru:
Ve hocam aslında inanılmaz güzel konuşuyorsunuz ve ben böyle ders niteliğinde dinliyorum.

Burak:
Estağfurullah estağfurullah.

Ebru:
Yok gerçekten bölmek istemiyorum o yüzden ama

Burak:
Savrulup gidiyorsunuz hani diyorsun.

Ebru:
Çok güzel gerçekten ama son olarak hani sona geldik duruyorum. Ders verdiğiniz atölyelerde katılımcıların sizi en çok şaşırttığı, unutamadığınız bir an ya da yazı örneği oldu mu?

Burak:
Oluyor. Öncelikle insanlar başladıklarında şöyle bir şey oluyor. Böyle işte hani yazamıyorum, tıkandım, aslında ben zaten yazıyorum diyen de oluyor tabii. Ama bir şekilde gelmiş geliştirmeye. Kimisi de diyor ki ben yazamıyorum ve denemeye geldim diyen de oluyor. Fakat ilk çalışmalarda şeyi görüyoruz hani kimisi çekinik, kimisi atılgan bir tutukluk olabiliyor.

Cesaretlendiğinde insanlar, bu kısa sürede oluyor, herkes kendi özgün dilini sunuyor ve çok şaşırtıcı bir şekilde çıkıyor herkes. Böyle çiçek açmış oluyor. Kimisini ya herkesin şimdi okur olarak onu seversin, bunu sevmezsin olabilir ama ben bir hoca olarak orada baktığım zaman kişisel olarak değerlendiriyorum onları ve öyle lezzetli. Yani bu yaptığı yemekte lezzet olması gibi anlattığı hikayede dil lezzeti var ve kendine özgülük. En önemli kısım bu. Kendine özgülük var. Çünkü kendi derdini anlatıyor bir yandan. Kendi hikayelerini anlatıyor. Bu şaşırtıcı bir yandan bana çok mucizevi geliyor. Ya bu kadar farklı olabilir mi? Oluyor.

Bu çok güzel bir şey. Ha burada sorarsan başka eksiklikler oluyor. Hepimizin eksiği var. Hepimiz gelişim halindeyiz. Zaten onu öğretmek için buradayız. Hayata da öğrenmek için geldik diye de biliriz bir yerden. Onlar tamamlanır. Önemli olan olmuşa vurgu yapmak. Bu çok önemli. Neyin olmadığını söylemenin bir anlamı yok. Zaten yoktu ve şimdi biraz var. Daha da olmayanı vurgulamayalım. Zaten onu tamamlamaya çalışıyorsunuz. Ne oldu? Oraya baktığımızda çıkıyor.

Onun dışında ya bu dergi sürecinde de mesela hani tabii ki derslerde tam bir öykü yazılmıyor. Hep işte öykü üstünde çalışmalar yapıyoruz ama tam bir öykü tam olarak yazılmıyor çünkü öyle bir vakit yok o kadar insanla. Taslaklar yazılıyor, fikirler alınıyor ama her zaman yazıp bana gönderebilirsiniz diyorum. Yazıp bana gönderildiğinde şöyle bir şey oluyor “Vay anasını, ne kadar güzel bir şey yazdı” ve yani en çok galiba bu derslerde öğrendiğim şey insanlar cesaretlendiğinde sevildiğini hissettiğinde, güvende hissettiğinde çok başarılı şeyler yapabiliyorlar.

Oyunculukta da böyle aslında. Geçenlerde ödül olan bir kardeşimiz öyle bir konuşma yaptı. Çok beğendim. “Bir oyuncu desteklendiğinde ona alan açıldığında iyi şeyler yapabiliyor. Bu ödülü ben buna borçluyum” dedi yani. Aynı şekilde yok edebiliyorsunuz insanı. Ama bir yandan da bu çok mucizevi.

Çünkü tutuk geliyor ve birdenbire açılıp çatır çatır yazıyor. Yani hiç yazamayacağını düşünen öğrencilerimin dilinden anladığım artık öyle oluyor ben de, dilinden anlıyorum ama yazamam ben falan diye düşünüyor. Biraz gayretlendirip biraz güç verip destek attığında gördün işte çatır çatır yazılıyor yani. Hatta şimdi az önce şey diye konuşmadık mı yani? Çok uzun yazmış bir de. Üstelik yazmış da. Şimdi ama işte öyle oluyor. Var o potansiyeli güce ihtiyacı var sadece. Buna inanmaya ihtiyacı var. Kendine inanmak ya. Çok basit.

Elimizden aldıkları şeye baksana. Kimin hakkı var buna? Bir yandan da belki de en çok buna şaşırıyorum. Yani kendimize inancımızı niye aldınız abi? Ama bir yandan da yanıtı biliyoruz. Tabii ki inanmayacaksın.

Bak ben askere gittiğimde bana bize şey dediler ya, ilk hafta telefon izni verilmedi. Sonra verildi. Herkes ağladı telefonda. Ağladı ve şaşırdık yani bir yandan ama şöyle bir konuşma yaptı komutanım. Dedi ki “ağladınız mı?” Konuşamadık. “Evet, ağladık. Nereden biliyor?”

“Ağlarsınız” dedi. “Hani merak ediyorsunuz ya” dedi. “Buradan tuvalete gitmek için izin alıyorsun. Bot için nöbet tutuyorsun. Her şey için izin almak zorundasın ve ben yap demeden hiçbir şey yapmıyorsun. Eğer böyle olmasa kendi iradenle davransan öl dediğimde ölmezsin ama ağlama sebebinde bu. İraden. Birdenbire iradeni hatırladın. Kendinle karşılaştın aradığın yakınını da”.

İşte bu kendimize olan inancımızın elimizden alınması bu. Öl denildiğinde ölelim diye. Ama öl dediğinde ölmüyorsan kendi beyninde, kendi ruhunla düşünüyorsan, insan insana kucaklaşıyorsan şunu soruyorsun. Niye ölüyorum hacı? Sen biraz daha zengin ol diye mi.

Niye ölüyoruz? Sebep ne? Bu sınırı çizen kim ya? Oraya X adı, buraya Y adı verip de sonra oradaki kaynakları isteyip vatan için diyen kim ben miyim acaba? Ben değilim belli ki. Çünkü o sınırı yoktan önce biliyorsun değil mi Suriye yani Suriye ile aramızda bir sınır vardı. Akrabaların bir kısmı orada, bir kısmı bu tarafta kalmıştı. Noldu onların vatanı orası burası? Bunların vatanı burası ama bunlar akraba. Savaştan sonra noldu? Onlar buraya kaçtı. Mesela onların birçoğu akrabalarının yanına geldiler. Kime oldu olan? Buradaki akrabalara olmadı mı? Bunlara da oldu, orada ölenler onun yakını.

Vatan hangisiydi? Ya vatan şu gökyüzü ya. Aslında ya da vatan senin kalbinde hissettiği şey. Kalanı kalanı öbürlerinin bankası, cevheri, bilmem nesi. Yani vatanın ne olduğu şimdi bir yine politikaya mi girdik biz?

Ebru:
Evet. Biraz öyle oldu.

Burak:
Velhasıl dönelim. Bu cesareti yeniden kazandırmak, bu önemli.

Ebru:
Kesinlikle doğru, kendimden biliyorum. Bir öğrenciniz olarak bu konuda cesaretlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Aynı zamanda anlatıcı.com sayfamızda birçok anlatılar yani öyküler gerçekten her biri farklı bir tat, farklı bir kalem ve ben de çok motive oluyorum.
Her sayıda yazarlarımız çoğalıyor, çizerlerimiz çoğalıyor. Bu gerçekten büyümek, sayenizde büyümek çok güzel bir şey.
Çok teşekkür ediyorum.

Burak:
Ben bunları duyunca gözlerim yaşarıyor biraz.

Ebru:
Gerçekten biz de güzel şeyler yaptığımızı düşünüyoruz. Bütün sorularımıza verdiğiniz cevap için çok teşekkür ederim hocam.

Burak:
Ben teşekkür ederim, sanıyorum bundan sonra podcast olacak bu ve başka anlatıcılara da gidilecek.

Ebru:
Bu konuda çok heyecanlıyız. Tüm dinleyicilerimize teşekkür ediyoruz bizi dinlediğiniz için.
Anlatıcı.com’dan tüm öykülerimizi ve illüstrasyonları okuyabilirsiniz, bakabilirsiniz. Aynı zamanda YouTube ve Spotify’da da bu tarz sohbetlerimiz, anlatıcılarla sohbetlerimiz yayınlanacak. Güzel yorumlarınızı da bekliyoruz. Siz bir şey demek istiyor musunuz hocam?

Burak:
Vallahi bu kadar sabredip dinlediğiniz için teşekkürler diyelim, ne diyelim. Gevezeliğim için özür dilerim. Çok konuyu dağıttığımın farkındayım ama toparlıyorum galiba.

Ebru:
Ben ben bunu öyle düşünmüyorum da bence gerçekten bu podcast’i dinledikten sonra dinleyiciler de bir şeyler öğrenecek diye düşünüyorum.

Burak:
Ne mutlu bana. Yani en azından gerçi buraya kadar kapatmayıp dinledilerse özgür iradeleriyle biri zorlamadıysa. Hani zaten rahatsız etmemişiz demektir. Bir şey bir işe yaramış demektir. Ne derim? Öperim, sevgiler derim.

Buyurun kendi ömrünüzü doğaçlayın ve anlatın efendim derim.

Ebru:
Anlatıcı.com’da yazar veya çizer olmak istiyorsanız da Cin Ali Bile Çizemem İnstagram sayfasından Gamze Alıcı’ya ulaşabilirsiniz. O mutlaka yönlendirme yapacaktır atölyelere ve siz de bizim ekibimize katılacaksınız. Çok teşekkür ediyoruz dinlediğiniz için.

Bir dahaki sayımızda bir dahaki anlatıcımızla sohbetimize sizleri de bekliyor olacağız.

“Burak Tamdoğan ile Söyleşi” için 1 yorum

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top