
Çizer: Gülsün Göknur Demirbaş
Güneşli bir Ağustos günüydü. Eski adıyla Kızıl, yeni adıyla Güzel Meydan’a bakan eski bir Sovyet apartmanının 1+1’lik dairesinin tüm camları açıktı. Meydan, geniş, ferah ve yeşildi. Bir yanda devasa opera binası, diğer yanda idari binalarla çevrilmiş, görkemli bir peyzaja sahipti.
Savaşın ikinci yılı Güney ve Doğu’da tüm şiddetiyle sürerken, Çernigiv’de, Rus sınırına yalnızca elli kilometre mesafedeki bu şehirde, savaş ara sıra çalan sirenlerden ve törenlerde dalgalanan bayraklardan ibaret bir piyes gibiydi.
İnsanlar umursamaz ve kendi dertleri ile meşguldüler. Savaş, Çernigiv için, her ay biraz daha büyüyen askeri mezarlıktan ibaretti sadece.
Şehre geleli üç hafta kadar oluyordu. Karşılaştığım Ukrayna haberlerde gördüğümden oldukça farklıydı. Aşağı yukarı, böyle olacağını tahmin ediyordum zaten. İnsani yardımın bana öğrettiği kadarıyla, haberler hep ateşin düştüğü yeri gösterir, etrafını değil.
Eğer bir yerde çok büyük bir yıkım ve yok oluş varsa orada bir tane bile insan kalmaz. Eğer orada insanlar varsa, hayat da vardır ve akmaya devam ediyordur.
Bunu bilerek gelmiştim ben de Çernigiv’e. İnsani yardım işinde her kriz bir kariyer basamağıdır ve başkalarının ızdırapları ile yükselinen bu meslekte Ukrayna iyi bir duraktır.
Şehir dört bir yanında manastırlar ve uçsuz bucaksız ormanlarla kuşatılmış klasik bir Doğu Avrupa kentiydi. Çalıştığım kurumun bana bulduğu daire, şehrin göbeğinde eski bir Stalinka’daydı.1
Dairemin altı, sıra sıra restoranlar ve barlarla doluydu. O gün de diğer Cumartesiler gibi insanlar son yaz güneşinin tadını çıkarıp, olan biteni unutmak için her yeri tıka basa doldurmuşlardı.
Açık balkon kapısından, insanların konuşmaları, kahkahaları ve bağırışları duyuluyordu. Şehirde henüz kimseyi tanımıyordum; bu yüzden evde tembellik etmekten başka yapacak pek bir şeyim yoktu. Balkondaki çamaşırları toplarken kulaklığımdan sevgilimin sesi geliyordu.
İnsan, kendine hayali balonlar yaratmakta müthiş bir canlı.
Sevgilim beni yapmadığım bir şey için azarlarken (neden onu daha çok aramıyordum), dürüst olmak gerekirse, hayatımın ne kadar sıradan ve sıkıcı olduğunu düşünüyordum.
O sırada dışarıdan hava alarmı sesleri duyulmaya başlandı.
Olağanüstü bir durum yoktu bunda. Çernigiv, Kiev yolu üzerinde olduğu için Ruslar Kiev’e saldırdığında füzeler genellikle bu bölgenin üzerinden ya da çevresinden geçerdi. Bölge yönetimi her ihtimale karşı tüm ilçelerde alarmı çaldırırdı.
Dışarıdan bakan birine garip gelebilecek bir şekilde bu sirenler hayatın rutin akışının bir parçası olmuştu. Her yeni gelen gibi ben de ilk hafta bu sirenleri fazlasıyla ciddiye almıştım. Tüm sirenlerde hemen sığınağa koşuyor hava alarmı bitene kadar oradan çıkmıyordum. Bu bazen 15 dakika sürüyor bazense bir iki saati bulabiliyordu. Sanırım ikinci veya üçüncü sığınak deneyimimden sonra aslında işlerin pek de sandığım gibi olmadığını anlamaya başladım.
Sığınakta genelde benden başka kimse olmuyor, olsa da bir veya iki kişiyi geçmiyordu. Bu kişilerin aslında sığınak görevlileri olduğunu ve biri gelirse orada olmak zorunda olduklarını sonradan öğrendim.
Hayat tüm olağanlığıyla akarken tek başıma oraya koşmak giderek tuhaf bir hal almaya başladı. Bir süre sonra ben de herkes gibi alarmı duymazlıktan gelmeye başladım. Hem zaten daha önce anlattığım gibi, her alarmda sığınağa gidecek kadar ciddi bir durum olsa, orada kimse yaşamaya devam edemezdi.
Sevgilim de artık bu “hava alarmı rutinimi” öğrenmişti; o yüzden azarlamasına hız kesmeden devam ediyordu.
Kibir insana has bir günah olduğu için ve üç haftada modern savaşın tüm inceliklerini öğrendiğimi zannedecek kadar da kibirli olduğum için, Rusların bana ve evin altındaki kafeleri dolduran yaklaşık yüz elli kadar insana küçük bir sürprizi olacaktı.
Önce gökyüzünü yırtan bir motor sesi, ardından evdeki camları ve kapıları titreten, iç organlara kadar işleyen bir şok dalgası… Ve neredeyse sağır eden o korkunç patlama.
“Şok dalgası sesten hızlıdır; patlamayı duyuyorsanız tehlikenin ilk kısmını atlatmışsınızdır.” Yüzüstü, yerde, ellerim kafamın arasında yatarken aklımdan sadece bu düşüncenin geçtiğini hatırlıyorum.
O sırada, sanırım, bir sonraki bombanın eve düşmemesi için de biraz yalvardım.
Kriz anlarında hızlı hareket etmek hayat kurtarır. Başka bir patlama sesi duymayınca ayağa fırlayıp merdivenlere doğru koşmaya başladım.
Sevgilimin sesi o anda kulağıma çalındı. Ne olduğunu anlamadan “İyiyim” deyip telefonu kapattım.
Merdivenlerde ve apartman boşluğunda ürkütücü bir sessizlik hakimdi. Uzaktaki arabaların alarmları öterken, yaralılar henüz bağırmaya bile başlayamamışlardı.
Parmak arası terliklerim ve uyku şortumla merdivenlerden inerken kendime baktım. Kolumdaki bir iki çizik, üstüm başımda biraz toz… “ucuz atlattım” dedim.
Merdivenler cam kırıklarıyla doluydu. Diğer dairelerden çıkan yüzleri kesiklerle dolu insanlar Ukraynaca bir şeyler bağırıyorlardı, muhtemelen küfürdüler.
Koşarak bodruma kadar indim. Yine, ilk gelenlerden biriydim. İşin trajikomik tarafı yine benden başka pek gelen olmadı.
İnsanların dışarıda birbirlerine yardım etmekle meşgul olduğunu biraz geç fark edebildim.
Sığınaktan dışarı çıkıp ne olduğuna bakmaya başladım. Patlamanın olduğu yere gitmeye cesaret edemedim. Rusların bazen yardım ekipleri gelince daha önce vurdukları yerleri tekrar vurduklarını biliyordum. Zaten, opera binasından yayılan tozdan başka pek bir şey gözükmüyordu. Sağda solda, bina aralarından hafif yaralılar yatıyor, insanlar birbirlerine sarılmış, ağlıyorlardı.
O sırada nihayet aklıma telefonum geldi. Bir sürü arama ve mesaj vardı, mesai başlıyordu. İş arkadaşlarımla konuştum; hepsi iyiydi ve olay yerine doğru geliyorlardı. Bir anda toplantılar, acil planlamalar, yerel otoritelerle koordinasyon… rutin bir kriz yönetimi başladı.
Saat 14.00’e gelindiğinde tüm yaralılar hastanelere sevk edilmiş, opera binasına çıkan yollar kapatılmıştı. Sokaktaki karmaşa yavaş yavaş dağılıyor, şehir tuhaf bir şekilde yeniden kendi ritmine dönüyordu.
Ben de eve geri döndüm. Çamaşırları toplamaya devam edip azarlanma seansıma kaldığım yerden devam etmeyi umuyordum. Neyse ki krizler insanlara neyin değerli olduğu konusunda iyi hatırlatıcılar. O gün için daha fazla azar yoktu.
Aynı akşam, şehir neredeyse eski hâline dönmüştü bile.
Bir hafta boyunca hepimiz hava alarmında sığınaklara indi. Sonra, tabii ki de onu da bıraktık.
Saldırıda toplam dokuz kişi öldü, yüz kırk kişi yaralandı. O gün, o Ağustos günü, büyük bir savaşın gölgesinde, neredeyse kimsenin hatırlamadığı bir olay olarak kaldı. Ölenler öldü, yaralananlar iyileşti. Hayat, her zamanki gibi akmaya devam etti.
Güneş Erar
- Sovyetlerde binalar yapıldığı dönemde kim iktidardaysa onunla anılırdı. Stalinka, Kruşçevka, Brejnevska, vs… ↩︎
“Neyse ki krizler insanlara neyin değerli olduğu konusunda iyi hatırlatıcılar.”👏🏻
Sevgili Güneş, kelâmına ve gönlüne sağlık olsun. Hayatın tüm durumları ile birlikte akmaya devam ettiğine işaret ettiğin akıcı bir hikâye olmuş.
Nice hikâyelerde buluşmak dileğiyle🙏🏻🌹