
Çizer: Umay Karlıbel Saraç
Kahvesinden bir yudum daha aldı Nazlı Öğretmen.
Bol köpüklüydü, sadeydi; belli ki özenle pişmişti.
Makineye değil, cezvenin sabrına inanırdı; kahve dediğin ağır ağır kaynayıp kokusuyla evi sarmalıydı.
Çocukları öğretmenler gününde bir kahve makinesi almışlardı ona.
“Ah yavrularım, ne gerek var, bilirsiniz ben kahveyi cezvede yaparım” demişti gülümseyerek.
Ama onlar kikirdeyerek, “Anne zaten senin için almadık, kendimiz için aldık yahu! Geldiğimizde iki dakikada yaparız kahvemizi işte, fena mı?” diye karşılık vermişlerdi.
Elindeki, yılların izini taşıyan porselen fincanı ferforje sehpanın üzerine bıraktı; kenarında küçük bir çatlak, hatıra gibi duruyordu. Bilgisayarını açtı, masaüstündeki ‘Grup Dört Dağ’ dosyasına tıkladı. Üçüncü sıradaki parçayı seçti, sesi biraz yükseltti. İntro başladığında gözlerini istemsizce yumdu, yerinde hafifçe salındı.
Birden zihninde bir kapı aralandı; otuz beş yıl öncesine açılan bir kapıydı bu… Adım attı eşikten, karşısında Grup Dört Dağ vardı işte. Kalbinin atışını avuçlarında hissetti.
Nazlı, bu grubun hayalini ilk kez, kibrit kutusu kadar olan evlerinin buğulu penceresinden dışarıyı seyrederken kurmuştu.
Dağların sessizliğini yırtan rüzgâr, sanki bir gün onun içinden geçip gidecekti. Nazlı’nın da bağrında büyüyen sessizliği delip geçecekti.
O vakitler on yaşlarındaydı; hayalleri uçsuz bucaksız, lakin gücü elinin uzandığı yere kadardı. Ailesinin karın tokluğuna yaşadığı hayatın içinde, müzik onun için nefesti, müşfik bir sığınaktı. O evin duvarları sararmış, sıvaları dökülmüştü; yoksulluğun sessiz tanıklarıydı hepsi.
Ama küçük Nazlı, o rutubetli duvarların arasında bile türküler, şarkılar söylemeyi bırakmamıştı. Sesi, bir başkaldırıydı zamana… “Buradayım, ben de varım” diyebilmenin bir başka hâliydi.
Yıllar geçti.
Nazlı direndi; yoksulluğa, yorgunluğa, bazen kendi iç sesine… Sabahları buz gibi odalarda nefes açma egzersizleri yapar, geceleri fısıltıyla şarkılar söylerdi. Her notada biraz daha büyüdü, biraz daha kök saldı müziğe. Nihayetinde, konservatuvarın kapısından içeri girdiğinde, âdeta kendi kalbine girmiş gibiydi.
Ve bir gün, hayallerinin adını taşıyan grubu da kurdu:
Grup Dört Dağ
Dört kişiydiler.
Her biri bir dağı, bir elementi, bir ruhu temsil ediyordu.
Nazlı, su gibiydi; içten, derin, hem sakinleştirici hem yıkıcı.
Aras ateşti; sesiyle dağları tutuşturan, göğsünde taşıdığı korla söze can veren…
Eren’le Deniz ise, grubun hava ve toprağıydı; biri rüzgâr gibi değişken, diğeri toprak gibi dingin. Biri gülüşünü sabah kuşlarıyla yarıştırır, diğeri sessizliğiyle akşamı dinlendirirdi.
Yan yana geldiklerinde, doğanın diliyle konuşan bir müzik doğuyordu. Sesler birbirine karışmıştı; dağ susuyor, ırmak söylüyor, rüzgâr anlatıyordu. Sanki doğa, Dört Dağ’ın provasını çoktan yapmıştı. Dört Dağ sadece bir müzik grubu değil, insanın doğayla, geçmişle ve birbiriyle kurduğu kadim bir bağın sesiydi. O ses, yeryüzünün nabzıydı, dört elementin uyumuyla atan bir kalp…
Grubun ateşi Aras, bağlamasını öyle bir duyguyla çalardı ki, Nazlı’nın çocukluğundaki o rüzgâr yeniden içinden geçerdi her defasında. Bağlamanın teliyle kalbin telleri aynı frekansta titriyordu.
Ve bu iki gönül, iki can…
Yakınlaştılar, aşık oldular, evlendiler.
Aras, varlıklı bir ailenin tek evladıydı. Ancak Nazlı, o serveti hiçbir zaman övünç bilmedi. Onun için asıl zenginlik, bir şarkının ortasında içini bezeyen, dolduran, anlam veremediği o duyguydu. Aras da, o duygunun adını koyan yazgının bir dokunuşuydu.
Yıllar birbirini eskitirken, onlar zamana karışırken, çocuğa-torun tombalağa dönüşürken hayat… Dört Dağ da sessizce dağıldı; rüzgâr başka yönlere esti, su bambaşka kıyılara aktı.
Derken hayat, en güzel yerinden yarıldı.
Beş yıl önce kaybetti yarenini, gönül eşini, Aras’ını…
Bir akşam üstü, bir telefon, bir sessizlik…
O günden sonra Nazlı, Dört Dağ’ın hiçbir şarkısını bir daha sonuna kadar dinleyemedi. Her melodi, Aras’ın nefesine dokunur gibiydi çünkü; her nakarat, yarım kalmış bir cümleye dönüşüyordu içinde.
Şimdi de aynı şey oldu.
Parça ilerledikçe kalbi yerinden kopacak gibiydi, elleri titredi. İrkilerek gözlerini açtı. Parmakları tuşa değdi, ses bir anda kesildi. O sessizlikte, bir kapı çarptı sanki; zamanın derinlerinden, yüzüne doğru. Yüzündeki ıslaklığı, ancak sessizliğin içinde kalan kalp atışları arasında fark etti. Buruşmuş elleriyle sildi yaşlarını. Gözlerinden süzülen damlalar, avuçlarındaki yıllara karıştı; yaş, yaşa karıştı o anda.
Bir başka parçayı açmaya cesaret edemedi. Soğuyan kahvesine uzandı, bir yudum aldı. Tadı gitmişti, tıpkı zamanın içinden süzülüp giden nice şey gibi… Fincanı, mutfağın lavabosuna bırakırken saate gözü takıldı: yediye çeyrek vardı. Güneşin batmasına yarım saat kalmıştı.
Şalını aldı; yıllar boyunca omzuna konmuş bir teselli gibiydi o şal… Rengi, solgun bir morla gülkurusu arasında, ipliklerinde eski akşamların kokusu saklıydı. Çantasını eline aldı; derisi yumuşamış, köşeleri yorgundu. İçinde bir ömür taşımanın izleri vardı; bir not defteri ve arasına sıkıştırılmış bir tüy, kenarlarından gümüşü solmuş bir ayna, köşesine ince ince “A.N.” harfleri işlenmiş bir mendil, belki bir fotoğraf…
Kapıyı kilitlemeden çekti arkasından, sokağın başındaki parka yürümeye başladı. Gökyüzüne, yeşil çerçeveli gözlüklerinin ardından baktı. Turuncuya çalan bir sarı, kızıla dönen bir kırmızı…
“Ustası ne güzel boyamış bugün de” diye geçirdi içinden.
Parka vardığında, boyası dökülmüş sarı salıncağa yöneldi.
Oturdu.
Elinde çantası, sırtında şalıyla gözlerini kapadı. Bir nefes aldı; yavaş, titrek, eski bir hikâyenin son cümlesi gibi… Ve geçmiş, bir kez daha sessizliğin çığlığını atarak yerleşti kucağına.
Bir rüzgâr geçti. Salıncak gıcırdadı, Nazlı’nın içinde, beş yıl öncesinin yankısı titreşti. Kendi varlığını baskılamasına izin vererek kutsallaştırdığı o acı, kalbinin eşiğine kadar gelmişti yine.
Torunu tam da bu salıncakta sallanıyordu. Küçücük ayakları havayı tekmeliyor, kahkahası bütün parkı dolduruyordu.
“Babaanne, daha hızlı! Daha hızlı!”
Nazlı’nın gülüşü o kahkahaya karışıyordu. Elini torunun sırtına koyuyor, salıncağı biraz daha ittiriyordu. Sarı salıncak göğe doğru süzülürken, güneşin ışığı torunun saçlarına düşüyor; an, altın tozuna bulanmış gibi parlıyordu.
Ta ki telefonu çalana kadar…
Çantasında titreşen o ses, zamanın kırıldığı andı.
“Anne…”
Oğlunun kesik sesi, torunun kahkahasının arasından süzülüp geldi. Kelimeleri birbirine çarptı:
“Anne… babam… araba çarpmış… hastaneye… ağır… gel…”
O anda dünya sessizliğe gömülmüştü. Biri yaşamın fişini çekmiş olabilir miydi?
Torununun “babaanne hadi, babaanne, babaanneee!” diye bağırışları, sanki çok uzaklardan geliyordu artık. Ayaklarının altından zemin kaymış, tutunduğu zincirler bir bir gevşemişti. Gözleri kararırken, salıncağın sesi de uzaklaşmış ve bedeni ağır ağır inmişti yere.
Bir uğultu… Bir boşluk…
Sonra, yalnızca rüzgârın salladığı sarı salıncağın sesi…
O günü böyle hatırlardı hep. Tam da burada… Bir renk, bir ses, bir kayıp, koca bir yas…
Ve seneler seneleri devirirken sarı salıncak hiç susmadı onun için. Rüzgâr her estiğinde, salıncakla birlikte geçmiş biraz daha sallandı içinde, biraz daha savurdu yüreğinin tutunduğu kederi.
Sonra, rüzgârın sesi yerini başka bir sese bıraktı. Uzakta bir bisiklet zili çaldı, ardından ince bir miyavlama yankılandı havada. Hayat, küçük bir sesle yeniden hatırlattı kendini, mütemadiyen yaptığı gibi…
Parkın girişinde can komşusu Feride duruyordu, elinde sevimli kedisi İrmik’le… Feride, eve uğramadan önce Nazlı’ya bir bakmak istemişti. Kapıyı çaldığında yanıt alamamış, kulağını kapıya dayayıp içeriden gelen sessizliği dinlemişti. “Yine parktadır” diye düşünüp kedisiyle gelmişti.
Mahalleye beş yıl evvel taşınmıştı Feride. Taşınma telaşının arasında ambulans sirenlerini duymuştu o gün; mahallede yeni bir hayat başlarken, bir başka hayat gürültülü bir sessizlikle sona ermişti. Nazlı’yı o gün tanımıştı işte; yasın kıyısında, gözleri hâlâ donukken… Ve o günden sonra, bu sessizliğin içinden birbirlerinin hikâyesine sızmışlardı. Bazen bir selamla, bazen bir kahvenin kokusuyla, bazen sadece aynı pencereden göğe bakarak ve en çok da birbirlerinin varlığına şahitlik ederek…
Feride, parkın girişinde durdu. Sarı salıncağı görünce yüreği sıkıştı; Nazlı oradaydı işte, yine aynı yerde, yine aynı sızının içine sızıyordu.
Yaklaştı.
“Nazlıı…” diye seslendi hafifçe. Yanıt alamadı. Bir adım daha attı. Feride, Nazlı’nın dalıp giden bakışlarında, geçmişin kıyılarına yıllarca çarpıp durduktan sonra durulmuş dalgaları selamlayan bir kadının dinginliğini gördü bu defa.
“Canım… O günün gölgesi yine mi çöktü kalbine?” dedi, gözleriyle sarılır gibi. Nazlı başını kaldırdı; gözleri Feride’ye değince çehresinde yorgun bir tebessüm filizlendi. Gözleri doluydu ama içinde bir şey daha vardı bu kez, kabullenmiş bir sükûnet…
Feride’nin sesiyle birlikte İrmik atladı kucağına, yumuşacık tüyleri Nazlı’nın parmaklarına dolandı.
Feride gülümsedi.
“Bak bak şuna” dedi, “şifalandıracağı kişiyi nasıl da biliyor. İrmik kime giderse, orada bir yara kabuk bağlar.”
Nazlı, başını eğdi, kediyi iyice göğsüne bastırdı. Bir an için kalbinin içinden bir sıcaklık geçti. Küçük bir mırıltı ve sanki o mırıltının içinde Aras’ın sesi gizlenmişti. Salıncağın zincirine dokundu. O zincir, hem geçmişe hem bugüne tutunan bir bağdı.
“Biliyor musun Feride” dedi sessizce, “Salıncağın sesi bile değişmiş. Artık gıcırdamıyor. Belki de affetmeyi, hafiflemeyi, özgürleşmeyi öğrendi. Ben de galiba… az biraz… Ne dersin?”
Elini uzattı Feride’ye, tüm ağırlığını o uzanışla bırakmak istercesine. O an değil belki, lakin nice vakittir içinde yer eden anlamın düğümü çözüldü…
Bazı kayıplar geçmez, sadece biçim değiştirir. Kaybettiklerin, seni olduğun hâle getirendir. Bazı yaralar kapanmaz, ama içlerinden Yaradan’a uzanan yollar keşfedilir. Ve belki de kendisi, o yolların birinde yürüyordu çoktandır, farkında bile olmadan.
Ve bazı akşamüstleri… Büyüleyici birkaç renk, bir salıncak, bir kedi, bir dost… İnsanı toprağından yeniden filizlendirirdi.
“Haydi Nazlı’m! Akşam rüzgârı sertleşmeden dönelim.” dedi Feride ve göz kırparak ekledi, “İrmik bile maması bitince senden daha az hüzünleniyor artık.”
Nazlı, dudaklarının kenarını süsleyen bir tebessümle baktı ona. “Kayıpların da yaşamın dili olduğunu benden önce çözdü desene” dedi.
İrmik, sanki bu sözleri onaylar gibi mırıldandı. Feride’nin gözleri parladı.
“Demek İrmik senden önce aydınlandı ha? Yakında inzivaya çekilip ‘Kedilerle Farkındalık Atölyesi’ açarsa hiç şaşırmam.” dedi ve ardından kahkahayı bastı.
Nazlı da eşlik etti bu gülüşe, gözleri nemli ama içi ferah. Feride, gülümsemesini sürdürürken, “Sen de gelir misin atölyeye peki?” dedi.
“Elbette” dedi Nazlı, “Yeter ki girişte mama yerine kahve ikram etsinler.”
Feride, umuda sığınmış bir gülüşle, arkadaşının kollarını tuttu.
“Hah işte, böyle ol be Nazlı’m! Hayat sana taş atıyorsa, sen de o taşla kendi yolunu döşe be güzelim”
İrmik, tam o sırada ikisinin arasından geçip kuyruğunu Feride’nin bacağına doladı. Güneş, dağların ardına inerken gökyüzü kızıla boyandı. Rüzgâr geçti; Feride’nin saçlarını, İrmik’in tüylerini okşadı. Nazlı’nın şalından bir parça taşıdı kızıllaşan göğe.
Üçü birlikte yürürken, her şey bir anda sessizleşti; yalnızca sarı salıncağın demirlerinde yankılanan o eski şarkı kaldı geriye… Bazı şarkılar bitmese de tamamlanır, tıpkı Nazlı’nın kalbinde tamamlandığı gibi… Tıpkı Dört Dağ’ın zamana meydan okuyan nidası gibi:
Meymana Xizirîa to ospora,
Hewnêm dê fetelîna,
Gula tî buva gula usarîya,
Serêm dê çerexîna…
Hızır’ın konuğusun sen atlısın,
Rüyamda dolaşıyorsun,
Gülsün sen, bahar gülü kokususun,
Başımda döneniyorsun.
*Ali Haydar Can-Dendar
Saime Korkmaz Ceylan
Minimal bu öykün, betimlemelerinle yine alıp götürdü beni… Aslında derinlerde bildiğim ama unuttuğum bazı hakikatlere ışık tuttun… Kalemine sağlık, var ol! 🪷🙏
Birlikte hatırlıyoruz hatırlanması gereken ne varsa🌹
Hikayeni bana okuduğunda ilhamın ne, nasıl yazıyorsun demiştim. Sen de kalbim demiştin. Kalbinin ekmeğini yemen dileğiyle. Gurur duyuyorum seninle❤️
Kalbimize eş kalpler bulmak dileğiyle🌹
Yas sürecini, getirisini, katkılarını işlediğin ne anlamlı bir hikaye olmuş yine. Gönlüne sağlık, kelimelerine sağlık, varlığına sağlık.🌺
Teşekkür ederim Cemile🎀
Kırıldığımız yerden büyüyoruz, kaybettiğimiz yerden filizleniyoruz… Yüreğine ve kalemine sağlık sevgili Saime ❤️
Tuğba canım teşekkür ederim.
Kayıplar da yaşamın dilidir.
Sarıldım🩷
Sevgili Saime,
Hikayende birçok duyguyu bir arada hissettim. İnsanın hayalinin peşinden koşması, gerçek sevgiyi bulması çok kıymetli. Yasımıza, kayıplarımızın acısına rağmen umutla ve sevgiyle güçleniyoruz.
Kalemine sağlık🤗🌸
Tasvirlerin harika…güzel ve naif bir anlatım olmuş.Hikayeyi güzel tahkiye etmişsin.kalp-kalem dostluğunda başarılarının devamını diliyorum.
Teşekkür ederim abla, var olasın🌹
Nihan canım teşekkür ederim.
Pek çok duygu, yaşamın daimi misafirleri.
Biri gelir, biri gider…
Gönlüne bereket olsun🩷
Okurken indim, çıktım, kaçtım ve sonunda kabullendim. Kabulleniş, tevekkülü anlattı bana bu hikaye…
Ne hâl gelirse gelsin, tevekkül huzur getiriyor…
Yazarın yüreğine sağlık 🩵
Canım Dilan, duygu salınımlarının tahterevallisi gibi yaşam… Yasın aşamaları: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme
Bazen tekrar tekrar yaşatır.
Gönlüne bereket olsun💚
Bazen tutmak yerine bırakmak daha iyi.Hatta zorlamali belki de gözyaşıni, akıtmak için.Nasil da içine çekti beni😥.bi önceki hikayende de bunda da betimlemeler epey başarılı .severek ve merakla okuttu kendini.yüregine sağlık 🌷
Sevgili Filiz,
gözyaşının da,
bırakmanın da yeri var demek ki.
Kalbinden süzülenlere teşekkür ederim.🌹