Dayım

Çizer: Hesna Gül

Balkondan aşağıya baktım.
Evin önünde bal rengi bir araba duruyordu.
Ne kadar da parlaktı!
Güneş ışığı arabaya değince içinden bal akıyordu.

“Anneee!” diye bağırdım.
“Dayımlar geldi! Hem de arabalarıyla!”

O araba, yaz tatilimin en tatlı nesnesiydi.
Kapısı açıldı, dayımın ayakları göründü önce, klasik kahverengi kundurasıyla. Sonra kahverengi pantolonunu ve nihayet geniş omuzlarında her zaman görmeye alışık olduğum mavi renkli gömleğini gördüm, emin oldum o olduğuna. Yüzünde o hep bildiğim gülümseme vardı yine.

Sonra  sırayla yengem, abim ve heyecanla beklediğim canım arkadaşım, kuzenim Sibel indi arabadan…

Hepsi birden eve girince onlarla birlikte kırlardan gelen rüzgarda doldu eve. Dayım, “Bugün biraz dinlenelim, yarın sizi pikniğe götüreceğim’’ dedi.

Sesi yumuşacıktı. Sözleri rüzgâr kadar hafif, karşı çıkılamayacak kadar ağırdı.

Ertesi gün köye gitmek için yola çıktık. Köyümüz ilçeden biraz uzaktaydı ama yakın köylerin hepsinden daha güzeldi, bana göre dünyanın en güzel yeriydi hatta. Köyün yolu uzadıkça rüzgâr saçlarımıza dolanıyordu. Toz havada dans ediyor, kuşlar bize yol gösteriyordu. Dayım arabayı sürerken şarkı söylüyordu; sesi hem neşeliydi hem de biraz yorgun.

Yol boyunca taşlar, minik tepeler gibi dizilmişti. Ama içlerinde bir taş vardı ki içinden minicik bir ağaç çıkmıştı. Dayanamadık Sibel’le, ağacı dayıma da gösterdik. Aniden durdurdu arabayı: “Gidip yakından görelim, nasıl çıkmış o oradan,” dedi. Yengemle annem bir an önce gitmek istese de hiç dinlemedi. Hiç dinlemezdi zaten.
Yengem hep, “Mehmet, sen çocuk gibisin vallahi,” derdi bu yüzden.

Ağacın kökleri taşa sarılmış, minik dalları göğe doğru uzanmıştı. “Bakın,” dedi dayım, “taş bile dayanamamış tohuma. Unutmayın bu tohumu, haa.”

Ben taşın üstündeki çatlağa dokundum.
Sıcaktı.
Taş bile içinde yaşam taşıyabiliyordu demek. Bir an için taşın da kalbi var diye düşündüm. O kalp, ağaçla birlikte atıyordu. Uzunca baktım ağaca ve içimden geçirdim:
“Bu ağaç dayıma benziyor.
Nasıl da inatçı! ‘Yapacağım’ deyince yapıyor; dayımın arabayı alması gibi.”

Dayım bana döndü:
“İnsanın kalbi de bazen taş olur; yorulur, üzülür, küser,” dedi.
“Ama içinden yine de bir ağaç çıkabilir. Yeter ki umudunu toprağa gömmeyi bilsin.”

O sözü tam anlayamasam da o günden sonra ne bulduysam — kayısı çekirdeği, karpuz çekirdeği, hatta nar tanesi — hepsini toprağa gömdüm. Bir gün taşın içinden de bir şeyler filizlenebilir gibi geldi hep.

Sonunda gidebildik pikniğe. Dayımın üstünde mavi çizgili kısa kollu bir gömlek vardı. Gökyüzü öyle maviydi ki sanki dayımın gömleğinden kopmuştu. Burnunun üzerindeki kocaman gözlüğüne burnunun altındaki tatlı siyah bıyıkları eşlik ediyordu.
Ağabahçe dedikleri bu piknik yeri cennetten bir köşeydi. Küçük bir şelale akardı tepecikten; suyu aşağıya inince incecik bir dere olur, her kıvrımında yeni bir çiçeği yeşertirdi. Dayım oraya “Yaşamayı en sevdiğim yer,” derdi.
Cumhuriyetten önce köyün ağasına aitmiş bu bahçe, sonra köyün mesire alanı olmuş. Dayım koca bir karpuz getirmişti. Onu keserken sesi yankılandı:
“Pıııt!”
Karpuzun içi güneşe benziyordu. Kırmızı ve sulu, gülüyordu sanki.

Karpuz dilimlerinin arasından dayım konuşmaya başladı:
“Bakın yıllardır Sümerbank’ta çalışıyorum, bütün makinelerin onarım işleri de bizde. Ama and olsun bir gün kendi ayakkabı makinemi yapacağım,” dedi. Gözleri pırıl pırıldı.
“Bu makineleri hep dışarıdan alıyoruz. Bozuluyorlar da. Ben öyle bir tane yapacağım ki kolay kolay bozulmayacak! Bozulsa bile kendi elimizle onaracağız.”

Benim aklım karpuzun tadındaydı. Birer kabuklu büyük dilim kesip, çekirdeklerini bıçağın ucuyla ayıklayıp uzattı bize. Ama şimdi anlıyorum ki aslında aklım dayımın sesindeymiş. Rüzgârla karışıp bir şarkı gibi dolaşıyordu etrafta. Dayım karpuzu keserken gülümsemişti.
“Kabuğuna baksan almazsın bu karpuzu ama anladım sesinden içinin güzel olduğunu. Birçok şeyde böyle ya zaten, dışından anlaşılmaz içinin nasıl olduğu. Her şeyin içi güzel olmalı zaten” dedi ardından.
“Meyvenin tadı, insanın kalbi.”

Biraz sonra örtüler serildi, yastıklar döşendi, mangal yakıldı. Köfteler mangalda cızırdıyor, ekmekler yanmasın diye herkes bir yerlere koşturuyordu. Benim aklımda ise tek bir şey vardı: köyün içindeki küçük bakkal. Orada, pembe kutularda sakızlar satılırdı. Üzerlerinde çilek-muz resmi olan ve içinden “Aşk…dır” yazılı kartlar çıkan…

Sibel’e fısıldadım:
“Hadi sakız almaya gidelim. Kimse fark etmez.”
O da hemen atladı. Ayaklarımızda şıpıdık terlikler, toprak sıcacık, ayağımıza taşlar batsa da aldırmadan gittik bakkala. Giderken bir yerde düştüm ben, dizimi yaraladım ama yine de gülüyorduk biz — kafamıza göre verdiğimiz kararı yaşamak çok tatlıydı.

Bakkala vardığımızda nefes nefeseydik. Sakızları alınca kendimizi dünyanın en zengin insanı hissettik. Dönüşte dere kıyısında biraz oturduk. Ben okuldan bahsettim, Sibel İzmir’de küçükken birlikte gittiğimiz lunaparktan…
Ve zaman nasıl geçti, anlamadık.

Meğer piknikte kıyamet kopmuş! Herkes bizi arıyormuş: annem, yengem, abim… en çok da dayım. Geri döndüğümüzde dayım ayakta bekliyordu. Eli belindeydi. Yüzü sert görünüyordu ama bizi görünce gözleri korkuyla karışık bir rahatlamayla parladı. Bütün piknik durmuştu. Mangal söndürülmüş, örtüler toplanır gibi olmuş..
“Ne diye haber vermeden gittiniz?” dedi.
“Sibel hadi o küçük, sen büyüksün!
Sen niye haber vermedin? Sakız için gidilir mi?”

Sustum. Sibel de sustu. Zaten iki yaş büyüktü benden. Korkudan nefes bile alamadık. Sonra dayım derin bir iç çekti. “İyi, hadi,” dedi. “Gelin de köfteleri pişirelim, zaten buz gibi oldu.” Sesindeki yumuşaklık bir anda içimizi ısıttı. Rüzgâr esmiş, bulutlar dağılmıştı. Mangalı yeniden harladık. Birlikte köfteleri çevirdik. Duman gözlerimizi yakıyor, biz gülüyorduk. O akşam gün batarken dayım bana döndü:
“Bak kızım” dedi, “İnsan hata yapar. Ama hatayı iki kez yapmamak lazım. Bir daha haber vermeden bir yere gitme.
Annen çok korktu. Hem sen emanetsin bana.”

Aradan yıllar geçti. Ben büyüyor, bir genç kız oluyordum. Yaş on dört. O bal rengi araba bazen rüyama giriyordu; dayımlar gelmiş gibi oluyordu. Bazen okul yolundan bir araba geçerdi de içimden “Dayım geldi,” derdim. Ama dönüp bakınca o araba hep başka bir araba olurdu.

O yıl güzel bir lise kazandım. Lise için Afyon’dan kalkıp İzmir’e gittim sonra. Otobüs terminaline yine bal rengi araba yanaştı. Kapısı açıldı, dayım indi. İki bavulumu da omzuna aldı. Ben ilk ayrılığın etkisiyle ağlıyordum.
“Üzülme kızım. Ne güzel bir okul kazandın. Senin yerinde olmak isteyen çok kişi var. Hem İzmir güzel şehirdir, ne yapacaksın Afyon’u, soğuk, denizi bile yok. Sen çok seversin İzmir’i, güven bana. Hem bende buradayım. Canın sıkılırsa ara, hemen gelir alırım seni.”

Gerçekten de buradaydı, yakınımda. Bazı hafta sonlarında onlara giderdim. Limon ve incir ağaçlarıyla dolu o yokuştan tırmanırken hep mutlu bir hafta sonu geçireceğimi hissederdim kalbimin derininde. Bazen de dayım gelip alırdı beni; bal rengi arabasının içinde, o makine parçalarının arasında bir yerde biraz da güneş taşırdı. Zaman aktı, ben daha da büyüdüm. Nedendir bilinmez, ne akla hizmet! Bıraktım İzmir gibi güzel şehri de üniversite için Ankara’ya geldim. Tıp okuyacaktım. Dayım bu kez uzaktan sevindi.
“Artık sen de insanları onaracaksın,” dedi telefonda.
“Ben makineleri tamir ederim, sen kalpleri. Kalp doktoru ol sen.”

O cümle kalbime kazındı. Bazen ders çalışırken dalardım, karşımda onu görürdüm:
Bir elinde tornavida, bir tarafında köfte mangalı, bir yandan da keyifli keyifli hikâyeler anlatıyor. Dayım hep bir dönüş gibiydi. Çok az gidebilsem de İzmir’e, yine de her gidişimde içimdeki neşeye bir dönüştü. Gitti, ama her defasında başka bir yolla geri geldi. Bir kelimede, bir kokuya karışmış hatırada, bir rüzgârda… Ve en çok da içimde.

Bir gün anneme sordum dayımı. Telefonda sessizlik oldu. Sesi, rüzgârın önünden kaçan bir yaprak gibiydi. Fısıltıydı…
“Dayının biraz rahatsızlığı varmış,” dedi sonunda.
“Böbreğinde bir şey bulmuşlar.”

O an kalbimin üzerine ağır bir taş düştü. Ağır, soğuk, yuvarlanıp sessizce oturdu kalbimin bir köşesine.
Sonra raporlar geldi. İçlerinde herkese tuhaf ama bana çok tanıdık gelen kelimeler yazıyordu. Hiçbiri dayımı anlatmıyordu. O kâğıtlarda sayılar, oranlar, bulgular, olasılıklar ve tahminler yazıyordu. Ama ne o bal rengi araba, ne karpuz kokusu, ne taşın içinden çıkıp da uzayan ağaç…

Ne İzmir, ne hafta sonları, ne de benimle duyduğu gurur vardı. Ben üzülüyordum. Bir kez tutamadım kendimi, ağladım telefonda. O ise hep aynı şeyi söylüyordu, neşeli olmaya çalışan bir sesle:
“Bu da diğerleri gibi bir hastalık işte kızım. İlacı var, iğnesi var. Olacağız hepsini.
Böyle de yaşayabiliriz”
O “Böyle de yaşayabiliriz” sözü, sanki taşın içinden çıkan ağacın yankısıydı. Dayımın içinde hep bir kök vardı; en yüksek evredeki hastalığın bile kıramadığı bir kök. Her konuşmamızda gülerdi.
“İyiyim ben,” derdi, “merak etme.”

Ama sesi bazen biraz uzak gelirdi. O zamanlarda rüzgâr araya giriyor, sözleri yaprak gibi savuruyordu. Bir gün ikinci ameliyatın patoloji raporunu yolladı bana. Kelimelere bakarken içim sıkıştı. Ama dayım, “Üzülme,” dedi.
“Benim moralim iyi kızım. Sen de iyi olacaksın”

Aradan yine yıllar geçti. Tam on altı yıl. Yıllar geçtikçe ben, gerçeğe rağmen gitmeyeceğine inandım.
O kadar inandım, o kadar inandım ki…

Bir gün gittiğini söyleyen bir mesaj alınca, hayatımın en büyük şaşkınlığını yaşadım. Tüm tıpla geçen yıllara rağmen… Ve köye gitmeye karar verdim. Rüzgâr, dayımın sesine benziyordu o gün. Dere aynı melodiyi çalıyordu. Ama taşın içinden çıkan o ağacı görmeyeli çok olmuştu. Oraya vardım. Ağaç büyümüştü.

Kökleri taşa daha sıkı sarılmış, gövdesi kalınlaşmış, dalları gökyüzüne karışmıştı. Kabukları, güneş vurunca bal rengine dönüyordu. Elimi ağacın gövdesine koydum. Sıcacıktı. Tıpkı dayımın elleri gibi.

Bir uğultu duydum içimden — sanki dayım yine o cümleyi fısıldadı:
“Böyle de yaşayabiliriz’’
O an içimdeki çekirdek düştü toprağa. Belki cebimden, belki kalbimden…

Bilmiyorum.

Ama toprağa düşerken rüzgâr biraz gülümsedi. O ağacın yanında oturdum uzun uzun. Ne ağladım, ne güldüm. Sadece dinledim.

Su, yaprak, taş ve rüzgâr…

Hepsi dayım gibi konuşuyordu. Sonra kalktım. Yolun sonunda o bal rengi araba yoktu artık. Ama gökyüzü hala gömleğinin rengindeydi.

Dayım bir yere gitmemişti.
Sadece kök salmıştı.

Canım Dayıma…
En zor zamanlarda bile dayanma gücü bulan o güzel insana…

Hesna Gül

“Dayım” için 3 yorum

  1. Saime Korkmaz Ceylan

    Canım Hesna🤍
    Senin hikâyendeki “Böyle de yaşayabiliriz” ifadesi ile hikâyemdeki “Kayıplar da yaşamın dilidir” ifadesi nasıl da birbirini tamamladı, kucakladı. Kelâmına ve gönlüne sağlık olsun.
    Bir önceki hikâyen gibi sıcacıktı ve elbette hüzünlüydü.
    Dayına rahmet diliyorum.
    Yeni hikâyelerde buluşmak dileğiyle🌹🙏🏻

  2. Sibel Olgun Duman

    Hesnacım ellerine yüreğine sağlık çok güzel yazmışsın .Babamı böyle hatırlaman çok güzel .O günlere geri dönmek için neler vermezdim .

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top