
Çizer: Nurşah Dincer
Güzel bir iş seçtim kendime. Ne belli bir ciddi kıyafet zorunluluğu var ne de çalışma saati. Bilgisayarım, kesintisiz bir internet ve elektrik. Dış etkenlerden ihtiyacım sadece bunlar. Bana gelince sağlığım yerindeyse, içimdeki sesten parmaklarıma uzanan yol açıksa gerisi kolay. Yaz bakalım kim tutar beni. Bazen iki dize, bazen sayfalarca. Duracağım yer sadece bana bağlı. Çok sihirli ya da mistik artık nasıl adlandırmak istersen. Tek başınayken aklımdan geçen ve sadece benim bildiğim düşüncelerin milyonlarca tanımadığım insana ulaşıyor. Herkeste farklı duygular, düşünceler uyandırıyor. Çok büyük zıtlık, belki de tüm güzelliği burada saklı.
Arif ne kadar da iç huzurlu biri değil mi? Tabi bu noktaya gelmesi kolay olmadı. Her gün 9-5 çalışan bir muhasebeciydi. Her ay yatan düzenli bir maaşı, kirasını ödeyebildiği bir evi, kendi gibi sabit geliri olan işlerde çalışan arkadaşları ve memur emeklisi bir ailesi vardı. Bir şikâyeti ya da sorguladığı bir şey yoktu anlayacağınız. Ta ki bir arkadaşı gidemeyeceği bir tiyatronun biletini ona verdiği güne kadar. O gün istemeyerek de olsa bileti alıp tiyatroya gitti. Özel bir tiyatroydu. Salon küçük ve havasızdı. Kapıya geldiğinde bir kaosla karşı karşıya kalmış gibi hissetti kendini. Yerlerini bulmaya çalışanlar, sonradan gelip yerine ulaşmak için bir sürü insanı ayağa kaldıranlar, bu sırada oluşan yer verme anında rahatsız olan ama olmadığını ispatlamaya çalışanlar ve o dayanılmaz uğultu. İstemeye istemeye giden Arif’in ruhu bu sahneyle karşılaşınca hepten sıkıldı. Oflayarak yerini bulup oturdu.
Bir an önce başlasa da bitse. Başım da ağrıyor zaten. Keşke kabul etmeseydim bileti. Hayır demeyi öğrenemedim bir türlü.
-Son 10 dakika…
“Neyse 10 dakika dayan Arif. Tek perde mi acaba? Hala gelen var, küçücük salona nasıl sığacak bu kadar insan? Al işte bir son dakikacı daha” dedi Arif ve o tarafa kilitlenip kaldı.
Gelen son dakikacı her yönüyle dikkat çeken bir kadındı. Salaş yeşil renkte şalvarı, üzerinde kırmızı keten bol gömleği, bunlar asla birbirine uyamaz diyenlere inat boynundaki el yapımı olduğu belli olan kolyeleri ve çok az parmağı boş olan ellerindeki yüzükleriyle bir bütünlük oluşturuyordu. Tüm bu renk cümbüşünün tam aksine asla toplamaya ihtiyaç duyulmamış beline kadar inen simsiyah saçları doğallığı ve sadeliğiyle onlara eşlik ediyordu.
-Son 5 dakika…
Arif “5 dakika” anonsunu duyduğunda ancak kendine gelebilmişti. Ona göre ağır çekimde ve uzun olan ama aslında birkaç dakika olan sürede gözlerini Sena’dan alamamıştı. Dikkat çekmemek için sanki hiç o tarafa bakmamış gibi önüne döndü. Ama kaçamak şekilde o tarafa bakmaktan kendini alamıyordu.
“Bakma oğlum, tamam dikkatini çekti anladık ama ayıp olacak. Benim sıraya geldi, tamam bakma bu sırada demek ki yeri, yaklaşıyyyor, yaklaşıyor, bakmaaa.”
-Merhaba, J11 değil mi sizinki, dedi Sena.
Arif önce duymamış olmak istedi. Ne yapacağını bilmiyordu.
-Affedersiniz, bu koltuğun numarası silinmiş de sizinki J11 ise burası da J12 olmalı.
-Evet J11, diyebildi sadece Arif.
-Teşekkür ederim, dedi Sena ve yanına oturdu.
“Rahatsız mı ettim acaba? Ne var yani bir koltuğu sorduk. Zorla yüzüme baktı resmen. Neyse her şey seninle alakalı değil Sena. Belki adam kötü bir gün geçirdi. Günlerdir bu oyunu bekliyorsun. Keyfini çıkar.”
Oyun başlamıştı ama Arif oyuna odaklanmakta zorluk çekiyordu. Sena’nın onun tarafına düşen saçları sahnenin ışığıyla parlıyordu. O az ışıkta bile gülüşüyle ortaya çıkan gamzeleri seçilebiliyordu. Hem o salondan koşarak kaçmayı hem de oyunun saatlerce sürmesini istiyordu. Ona merhaba dediğinde çarpıştığı yemyeşil gözlerini tekrar görebilmek için fırsat kolluyordu belli etmemeye çalışarak.
-Harikaydınız. İyi ki koşarak gelmişim, dedi ilk perde kapanırken Sena. Kitabı bu kadar iyi yansıtamazlar diye düşünmüştüm ama çok iyi gidiyor değil mi? deyip gayri ihtiyari Arif’e döndü.
Arif far görmüş tavşan gibi ona bakıyordu. Ne ne söylediğini duymuş ne de oyunla ilgili bir fikir beyan edebilmişti. Sena yaptığı garip karşılanabilecek tavrın farkına varıp,
-Affedersiniz ben oyunun heyecanıyla bir an boş bulundum. Çok güzel ama değil mi?
Arif o sırada gülüşünde ve gözlerinde kaybolmakla meşguldü ama Sena ona garip bir şekilde bakınca onun ne söylendiğinden bağımsız bir şekilde sadece kafasını salladı.
-Bu arada ben Sena, deyip elini uzattı Sena.
“Hadi bakalım buyur buradan yak Arif, bir de el çıktı başımıza. Yanında olmak, çaktırmadan hayran hayran bakmak zaten zor. Nasıl da güzel gülüyor. Böyle göz rengi mi olur? Hangi ton yeşil, yeşilin içinde mavi de mi var? Turkuaz mı diyorlardı bu renge?”
“Bu kadar da olmaz ama medeni şekilde kendimizi tanıttık be adam. Hoşlanmasan da basitçe ismini söyleyebilirsin. Nikahımıza mı alacağız hayret bir şey. Neyse oyuna gelmişiz salon kadını çizgimizi bozmayalım.”
-Sizi rahatsız mı ettim? Oyunda sohbet etmeyi sevmeyenlerdensiniz galiba. Peki, daha fazla rahatsızlık vermeden kendimi sessize alıyorum.
Arif durumu toparlaması gerektiğini anlamıştı.
-Kusura bakmayın, uzun zamandır dışarı çıkmamıştım, biraz da yorgunum. Sizinle hiç alakası yok. Böyle düşünmenize sebep olmak istemem.
“Neyse kendine geldi. Çok mu ileri gittim acaba? Mahcup oldu baya adam. Nasıl da mahsun duruyor çocuk gibi. Yorgunluğu yüzünden belli. Alnındaki çizgiler belirginleşmiş, hüzünlü buğulu gözleri var. Saçlara da yavaş yavaş aklar düşmeye başlamış.”
-Tamam şimdi rahatladım, dedi Sena. Sizce kitap mı daha iyiydi şimdiye kadar izlediğimiz kadarıyla, oyun kitabın keyfini verdi mi size?
“Keyif, oyun, kitap, hiçbirinden haberim yok ki! Ne diyeyim ben şimdi sana? Sen bana hesap sor, ekonomi sor. Ama bence en önemlisi şu gözlerinin rengi konusunda bir netleşelim.”
“Eveeeet yine sessizliğe gömüldü. Yüzüme o masum çocuksu bakışıyla bakıyor. Ben de ne konuştum ya. Yorum yapmak zorunda mı adam sana!”
Arif derin bir nefes aldı ve daha da garip karşılanmamak için,
-Ben… ben aslında dediğiniz kitabı bilmiyorum. Oyuna da kendimi veremedim. Sizin kadar sıkı takip edemedim. Çünkü…
Arif buraya kadar cesurca konuşmuştu. Ama o çünkü, çünküler çünküsü normalde bir sürü şeye yalandan da olsa bulunabilen çünkülerin hiçbiri şimdi aklında yoktu. Hepsi uçup gitmişti. Neyse ki Sena onu bu dertten kurtardı.
-Çünkü yorgunsunuz söylemiştiniz, kitabını da zaten herkes okumuyor dert etmeyin.
“Nasıl da dürüstçe söyledi okumadığını ve izlemediğini. Başka biri olsa yeni tanıştığı bir kadına kendini gösterebilmek için gereksiz yorumlara girer, büyük büyük konuşurdu. Demek ki böyle erkekler de varmış ya da benimle ilgilenmedi başından savmak için direkt doğruları söyledi. Sahi ilgilenmesi ya da ilgilenmemesi neden benim umurumda oldu ki?”
İkinci yarı da ilk yarıdan farksız geçmişti Arif için. Ama ilk yarıya göre daha ustaydı artık Sena’yı çaktırmadan izleme konusunda. İlk yarıda gülen gözlerinin yerini artık buğulanmış gözler almıştı. Yağmur yağması yakındı çimenlere. Yağmadan güneş açsın istedi Arif. Onu böyle ilk kez görecek olmasına rağmen bu anın yaşanmasını istemedi. Neyse ki ufak bir gülümseme belirdi tekrar yüzünde. Gözüne biriken yaşlar tek bir damla olarak döküldü. Arif o tek damlayı eliyle yakaladı Sena’nın ruhu bile duymadan. Sıcacıktı. Sena’nın gülümseme ile karışık hüznü avuçlarındaydı.
Oyun bitmiş herkes oyuncuları ayakta alkışlıyordu. En başta da Sena. Artık hem ağlıyor hem gülüyordu. Dört mevsim yaşanıyordu adeta yüzünde. Arif bir kadının yüzünde dört mevsim nasıl olabilir diye düşündü.
Oyundan çıktıklarında zor da olsa bir kahve içmeyi teklif edebilmişti Sena’ya. Konuşma önce ağır aksak başlasa da Arif de bir süre sonra daha rahat sohbet etmeye başlamıştı. Sena ile ilgili bilgileri öğrenmek onu çok mutlu ediyordu.
Sena bir çizerdi. Kitaplar, afişler, bazen kişisel işler bazen de sadece kendisi için çiziyordu. İlk başta ne kadar hoyrat bir hayat gibi gelmişti Arif’e. Ama o kadar cana yakın ve hayat doluydu ki ona kapılmamak imkansızdı. Etrafındaki hiçbir insana benzemiyordu. Arif belki de ilk defa yeni tanıştığı biriyle böyle samimi ve içten bir sohbet etmişti. Sena o gün onun kabuğuna ilk darbeyi vurmuştu. Başta Sena’nın biraz ittirmesiyle de olsa görüşmeye başladılar. Onu farklı oyunlara, etkinliklere, kitapçılara götürüyor, kitaplar ve filmler öneriyordu Sena. Arif yavaş yavaş farklı konularda düşünmeye ve hayatı sorgulamaya başlamıştı. Sena onun sadece kalbine değil aklına da nüfuz etmişti adeta. Arkadaşlıkları ilerlemiş ve 6 ayın sonunda sevgili olmuşlardı.
-Canııım, nerde kaldın, bir de kadınlara bekletir derler, dedi Sena Arif’in çalışma masasındaki dosyaları can sıkıntısından rastgele karıştırırken.
Arif’in çalışma masası işten getirdiği bir sürü incelenmesi gereken pembe dosya ile doluydu. Zaten küçük olan masasına artık acil yenilenmesi gereken bilgisayarı zor sığıyordu. Tabi bir de olmazsa olmaz kalemleri. Arif’in kalemlere ayrı bir düşkünlüğü vardı. Çeşit çeşit dolma, tükenmez, kurşun kalemi vardı. Her tür kalemin kalemliği ayrıydı. Belki de masada bu yüzden yer yoktu. Çalışma masası, yatak odasında yatağı ve Sena’nın verdiği kitaplardan artık sığamadığı küçük kitaplığı gibi birkaç eşyadan biriydi.
Sena Arif’e seslenirken Arif mutfakta hazırladığı sürpriz için son hazırlıklarını yapmaya çalışıyordu.
“Yüzük, cebimde. Konuşmam, umarım aklımda. Tamam hazırım, hayır değilim, kız patladı sıkıntıdan.”
-Ariiiiiiif, hadi amaaa.
-Geliyorum canıııııım.
“Kutlama… tabi olursa… pasta, mumlar, çiçek ahhhh çiçeği unuttum, neyse şu menekşeden alsam bir tane, Sena sever, onu da sonra düşüneyim önce teklif … teklif ne diyeceğim?”
Arif normalde iki adım olan mutfak ile yatak odası arasını çarpı 3 yavaşlatılmış gibi geçti. Geçerken sanki halıyı yeni görmüş gibi tüm desenleri ezber etmeye çalışıyordu.
“Halıdaki bu lekeyi nasıl daha önce fark etmedim ben.”
Tam karşıya baksa Sena’yı görüp teklifi eline yüzüne bulaştırmaktan ödü kopuyordu.
-Canım, iyi misin, dedi Sena. Neden önüne bakarak yürüyorsun?
“Yolun sonu Arif, yüzlerce provasını yaptın, yap artık şu teklifi.”
-Şey ben …Canım…öncelikle…biliyorsun ne zamandır birlikteyiz…
-Arif korkutuyorsun beni yüzün gözün ter içinde kaldı, otur istersen.
-Hayır iyiyim dinle, zor cesaretimi topladım zaten. Asıl önemli cümleyi ancak söyleyebileceğim galiba, dedi sessizce.
-Sena, seni seviyorum.
-Ben de seni canım.
-Benimle…ben …evlenmek…yani…evlensek mi biz?
Sena hem şaşırmış hem de kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu. Onun da nutku tutuldu. Evet bile diyemedi önce, sadece sarıldı. Arif evet cevabını duyamadığı için endişeli ve şaşkın bir şekilde Sena’ya bakmaya devam etti. Sena bunu fark edince,
-Tabii ki evet şaşkın, dedi.
Sade bir nikahla evlendiler. Arif’in daha önce çok fazla ilişkisi olmamıştı. Çünkü içini kimseye bu kadar açamamıştı. Belki de o gizli kutunun içindekileri kendi de bilmiyordu Sena’ya kadar. Ona bu kadar iyi gelen kadına sürekli sürprizler düzenliyor, her anını onunla geçirebilmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Sena da ailesinden bile göremediği sevgiyi ve ilgiyi onda bulmuştu. “Sevmek ve sevilmek böyle bir şey demek ki” diyordu artık.
Sena bir gün çekmecede gördüğü bir dizi kâğıda bakmış, biraz göz gezdirdikten sonra okumaktan kendini alamamıştı. Arif eve geldiğinde,
-Canım bunları ne zaman yazdın, diye sordu.
-Nerden buldun onları, dedi gülümseyerek utanan bir tavırla ve elinden aldı. Lisede karaladığım bir şeyler diye geçiştirmek istedi.
-Ne karalaması bunlar harika, bence yazmaya devam etmelisin, dedi Sena.
-Yok artık abartma, kaç sene önce ergence yazılmış şeyler, dedi Arif.
-Ne kaybedersin arada yaz işte, benim hatırım için, dedi. Arif’e sarıldı ve kocaman gözleriyle ona baktı.
Arif’in kaçacak yeri yoktu. Ona hayır diyecek gücü de.
-Peki. Ama abartmak yok. Arada bir, sadece senin hatırın için, dedi.
Başta Sena’yı kırmamak için başlasa da zehir içine işlemişti bir kez. Artık elinde olmadan eli kaleme gidiyordu. Bir süre sonra Arif’in yazdığı öykülerden birini bir arkadaşının çalıştığı dergiye gizlice gönderdi Sena. Onun yazdıklarını beğeniyordu ama hem ne yanıt geleceğini bilmediğinden hem de Arif’in kabul etmeyeceğinden emin olduğundan bu yola başvurmuştu. İki gün sonra arkadaşından gelen yanıtla ne yapacağını bilemedi.
Sena yemeğin hazır olduğunu söylemek için Arif’in yanına giderken bir yandan da ona yaptığı şeyi nasıl anlatacağını düşünüyordu. Odaya doğru ilerledi. Kapıya geldi. Arif kanepede yine çok yorgun bir günün getirdiği rehavetle ayaklarını uzatmış, uyumamak için direniyordu. Yanında duran sehpada birkaç kâğıt ve en sevdiği dolma kalemini gördü Sena. Belli ki bir şeyler karalamış diye düşündü. Onun sevmediği bir işte bu kadar yorulmasına çok üzülüyordu. Sena ona bu düşüncelerle, merhametle ve sevgiyle bakarken Arif, onu fark etti ve bir anda toparlandı. Biraz önce yorgunluktan bitap düşmüş bu adamın yerini sevgisinden gözleri parlayan bir adam aldı.
-Neden orada dikilip duruyorsun canım gelsene, dedi Arif.
Sena Arif’in yanına gitti ve ona sevgiyle ama ne diyeceğini de bilemez bir halde baktı. Arif Sena’daki bu tuhaflığı fark ederek,
-Canını sıkan bir şey mi var? Hadi anlat, dedi.
-Yani canımı sıkan değil aslında ama… Nasıl tepki vereceğini bilemediğim bir şey var.
-İyice meraklandım, lütfen anlatır mısın?
-Tamam, senin şu çok beğendiğim, en son yazdığın öykü var ya …
-Eveeet.
-Ben onu… Ben onu Anlatıcı dergisinde çalışan arkadaşıma gönderdim, dedi Sena gözünü kapatıp son bulduğu cesaretle bir çırpıda.
-Ne… Ne yaptın, dedi Arif şaşkınlıkla ve ayağa kalktı. Asla bu cevabı beklemiyordu.
-Canımın içi, kızdın mı? Kızma bak yeteneğin heba olmamalı diye düşündüm. Sana sonucu öğrenmeden söylemek istemedim. Sana sormam gerekirdi ama kabul etmezsin diye… yani…ben.
Arif’in onun çaresiz çırpınışları karşısında şaşkınlığı ve ufak da olsa öfkesi uçup gitti. Yanına gitti ve ellerinden tutarak,
-Bana söylemen gerekirdi, hazırlıksız yakalandım. Haklısın söylesen yüksek ihtimalle kabul etmezdim.
-Kızmadın yani, dedi gülümseyerek.
-Kızmadım, sana nasıl kızabilirim ki.
-Tamam o zaman devamını daha rahat anlatabilirim.
-Devamı da mı var.
-Öykünü çok beğendiler ve senden sürekli yazmanı istiyorlar.
Arif yazmaktan keyif alıyordu ama yazdıkları ile Sena dışında kimsenin ilgilenebileceğini düşünmemişti. Hayatında hep belli, stabil hedefleri olmuş ve böyle maceralara atılmamıştı. Derginin teklifi konusunda devreye yine Sena girmiş ağzından girip burnundan çıkmış ve onu yazmaya ikna etmişti. Düşündüğünün aksine öyküleri hem çok fazla okur topluyor hem de dergi tarafından çok beğeniliyordu. Arif şaşırsa da hayatında ilk kez çok farklı bir mutluluğu tadıyordu. Derginin aracılığıyla tanıştığı bir yayınevi Arif’ten bir roman yazmasını istediğinde önce bu, ona çok fazla geldi.
İşten kalan tüm zamanlarında artık romanı yazıyor, yazdıkça kendini keşfediyor ve romanını şekillendiriyordu. Sena bu süreçte ona her zamankinden fazla destek oluyordu. O fazla mesaiye kalmasın diye normalde yapmak istemeyeceği işleri para için almış ve bunu Arif’e belli etmeden yapmıştı. Sena başlarda bundan gocunmuyordu ama giderek daha çok yoruluyor ve aslında sanat için yaptığı çizerliği artık neden yaptığını sorguluyordu. Böyle zamanlarda bunların geçici bir süreç olduğunu ve Arif’e destek olması gerektiğini bilerek kendini motive ediyordu. Dergiye düzenli öyküler, roman derken artık Arif resmen yazar olmuştu. Kazancının iyileştiğini ve sağlam yere bastığını hissettiğinde Sena dışında herkesin başta karşı çıkmasına rağmen memurluğu bıraktı.
Sena da mutluydu başlarda onun adına. Çünkü memurlukta kendine itiraf etmese de mutsuz olduğunu biliyordu. Ama yazarlık artık onun işi olduğu ve bundan inanılmaz bir keyif aldığı için Sena ile artık eskisi kadar vakit geçirmemeye, eskiden yaptıkları etkinliklere daha az vakit ayırmaya başlamıştı. Sena’yı elbette seviyordu. Sena da bunu biliyordu. Ama eski aşırı ilgili zamanlarını özlemeye başlamıştı.
“Ah be kara gözlüm. İlk başladığımızda ne güzeldi. Bütün ilgin bendeydi. Bana hayranlıkla bakıp bütün anlattıklarımı büyük bir iştahla dinliyordun. O zaman tek aşkın bendim. Ama şimdi yeni bir aşkın var o da yazmak ve ne zaman ne şekilde onun seni benden alacağı belli değil. Her an ikinci plana atılabiliyorum. Üstelik bu artık senin işin ve peşinden gitmen için seni ben teşvik ettim. Artık bunun aksine yapacağım her davranış bencillik ve kendimle çelişmek olacak. Bencillik mi yapıyorum sahiden? Kendi işlerimde daha mutlu olsam böyle hissetmez miyim acaba? Yok yok değil işsiz olduğum, mutsuz olduğum zamanlar da olmuştu. Ama sevgimiz bana her zaman ilaç oldu o zamanlarda. Şimdi… Şimdiye bakıyorum da seni o masadan kaldırmak için kırk takla atmam gerekiyor ve böyle de mutlu değilim. Yoksa ben sevdiğim insanı kendi elimle mi kaybettim?”
Sena bu düşüncelerle kendini yiyip bitirerek günlerini geçirirken tüm bunlardan habersiz Arif bambaşka düşüncelerdeydi.
“Yazmak bana ne çok güzellik kattı. Tüm bunları canım Sena’ma borçluyum. Tüm ilhamımı ondan alıyorum. Çok ihmal ettim onu son zamanlarda ama telafi edeceğim. Haberi yok bizim hikayemizi yazdım. Gizli gizli, bazen onunla olan zamanımdan çalarak yaptım ama buna değecek. Kimseye okumadım ilk o okusun istiyorum. Ne de olsa esas kadın o.”
-Canım neredesin bir gelebilir misin? Sana bir haberim var. Sen şimdi elinde bunca kağıtla ne yapıyorsun diyeceksin, dedi Arif, Sena’nın da onunla konuşmak için günlerdir fırsat kolladığından habersiz.
-Arif önce ben konuşabilir miyim, dedi Sena. Arif,
-Canım bizi anlatan… diye sözünü tamamlayamadan Sena sesini yükselterek,
-Arif dinle lütfen, dedi Sena.
-Peki, diyebildi Arif sadece bu gerginliğin sebebini anlayamayarak.
-Arif ben ayrılmak istiyorum, dedi Sena yüzüne bakamadan.
Arif bu cümleyi duyduğu anda algısı çöktü. Sanki zaman durdu. Vereceği haberin heyecanı ve coşkusuyla gülen yüzü bir filmi dondurmuş gibi bir süre öyle kaldı. Sena’nın onu endişeyle sarsmasıyla ancak kendine geldi.
-Arif iyi misin, beni duyuyor musun, dedi.
-Ne demiştin canım, dedi Arif. Tekrar söylemek zordu ama zor da olsa kararlıydı Sena.
-Ben… Ben ayrılmak istiyorum.
Arif neden bile diyemedi. Tüm kelimeleri, cümleleri tükenmişti adeta. Temeli alınmış bir bina gibi yıkılmıştı. Meğer Sena’nın da artık dayanacak tek bir dakikası bile kalmamıştı. Önceden hazırlamış olduğu küçük çantasını portmantodan aldı ve daha fazla kalsa belki de vazgeçeceğini düşünerek ağlamaklı bir şekilde Arif’e yarım yamalak sarılıp koşarak evden çıktı. Arif ise tüm hole yayılmış kağıtlarıyla baş başa kaldı. Onlara baktı. Artık onun için sadece bomboş birer kâğıt parçasıydılar. Üzerlerindeki kelimeler, cümleler, noktalar, virgüller Sena’nın rüzgarına kapılıp gitmişlerdi. Ne yazmıştı artık o da bilmiyordu.
Tepki vermeden kağıtlara bakan Arif’in kulağı bir an açık unuttukları radyodan gelen şarkıya takıldı. Cem Karaca söylüyordu.
Sevda kuşun kanadında ürkütürsen tutamazsın…
O an Arif düşünmeye başladı. Ne olmuştu? Nasıl bu noktaya gelmişlerdi? Sena’sını, sevdasını ürkütmüş müydü? Hala bu kadar severken nasıl yapmıştı? Sena’nın yüzü geldi gözünün önüne. Ağlamaklı mıydı giderken? Seviyordu o zaman. Nasıl gidebildi peki? Geri gelir miydi?
Böyle bir sürü cevabı olmayan soru dolandı Arif’in zihninde. Sonra Sena’nın gidişiyle aralık kalan kapıyı kapattı. Yere savrulan kağıtları tek tek toplamaya başladı ve gözü kağıtlardaki bir cümlede takılı kaldı.
Seni seviyorum…
Nurşah Dincer
Sevgili Nurşah, evvela kelâmına ve gönlüne sağlık olsun. Editör toplantısında birlikte okumuştuk bu sevimli öykünü. Arif’in iç sesleri çok tatlı, kendimle paralel buldum bu yanını. Benim de içimde çok sesli orkestra kuruludur da🤗
Hem senin hem de öykünün yolu açık olsun, yenilerinde buluşmak dileğiyle
🙏🏻🌹