
Çizer: Umay Karlıbel Saraç
“Âdem elması mı?” “Yok köprücük kemiği, kızım yirmi bir santim olacak diyoruz ya. Hani şurada ki işte, boşluktaki kemik.” Eda, gırtlağının ortasındaki boşluğa vurarak adından bihaber olduğumuz kemiği bulmaya çalışıyordu. Boyun omurlarının altındaki boşlukta adını bilmediğimiz hatta benim varlığından da bihaber olduğum kemiği ben ararken, o da evde mezura aramaya başlamıştı çoktan; bizim enerji kesesi kız. Dolgun kıvrımlarının belirginliğine mâni değildi üzerindeki lacivert, yıldızlı ve ayıcıklı pijaması. Ev modasının doruklarındayım diye bağırırken üzerindeki minyatür ayıcıklar hep bir ağızdan, o da oda oda metre aranıyordu. Dağınık, tepeden yapılmış topuzu ortalama boyunu biraz olsun daha yukarı taşımışken; her zamanki enerjik gülümseyen suratıyla, ‘“işte buldum.” diye bitiveriyor bir anda yanımda açık yeşil gözleri ile.
Ben, her vakit bu kızın yanında tepemde topuz yerine daha çok bir düşünce bulutu ile dolanıyor gibiyim. Küllü kumral, omuzlarımı tamamen örten uzun saçlarımda benim bu gözlemci, realist yapımı tamamlıyordu elbette. İnce yapım ve ortalamanın üzerindeki boyumla daha zarif görünsem de ilk bakışta; onunla konuşurken insan, beyninin kendi gibi her kıvrımında dolaşırken yeni bir keşif yolculuğuna çıkıyor gibi hissediyor. Fakat bana gelince, her şeyde bilimsel bir açıklama arar tavrım sebebiyle adeta Sherlock Holmes’un kılık değiştirmiş haliyim. Açık griye çalan gözlerim sanki evrenin bütün sırlarını incelemek için tasarlanmıştı.
Sütyen giymemenin verdiği konfor ve soğuk havanın etkisiyle bir çırpıda benim seksen ölçülü memelerin ucunu bulmuştu hemencecik. ‘’Yirmi altı santim.’’ Bu esneme sayılmaz, resmen hor kullanmaya girer hatta sarkma bile diyebiliriz yani; kahrol Newton! Kütle çekim kuvveti işte da, daha ne olsun. Evrensel çekim yasası, evrende ki her parçacığın diğer her parçacığı kütlelerin çarpımıyla orantılı ve kütle merkezleri arasında ki mesafenin karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çektiğini belirterek kütle çekimini bir kuvvet olarak tanımlar. Uranüs aşkına…
“Yazel, Yazel, kızım hadi ya tutuldu.” diye seslenirken bana, mezurayı elime tutuşturdu. “İyi be, yarın mağazaya gidip sihirli sütyen alıyoruz, haberin olsun.” dedim bir çırpıda. “Ya tabii muhakkak sana alsak alsak ancak hayalet sütyen alırız. O da sırt ve göğüs dekoltesini ortaya çıkarsın diye olur. Kapı girişinde daha ayakkabılarını çıkarmadan atıyorsun iç çamaşırını. Ama alışsan iyi edersin beş seneye kalmaz zaten akıllı sütyen takmaya başlayacağız.*”
“Sen acaba bu pijamaların altına bile nasıl giyiyorsun şu iki topuzlu destek birimini? Resmen bile isteye kafese sokmak bu ikiz oyuncuları. Topuz hapishanesi.” Mezurayı henüz keşfinden emin olmadığım kemiğin üstüne koymuşken, zorunlu çifte destek ünitesinin altından tam ölçü almak için, Eda’nın doksan beş ölçülü memelerini sıkmaya başlamışken bir yandan kahkahalarımız odanın içinde uçuşmaya başladı. “Kızım bulamıyorum ucu, galiba gülmekten altıma kaçırdım.” Bacaklarımı birbirine yapıştırıp hafifçe öne eğilmişken, en dik açılı haliyle karşımda duruyordu Eda, işin ölçüsünü kaçırmamak için; eee bir santimin bile önemi vardı pek tabii bu yaştan sonra. “ Ne, hadi söyle senden kötüdür muhakkak benim ateş toplarının sarkık oranı.” “Hiç üzülme bebeğim, şaşırtıcı ama yirmi beş santim. Benden bir santim iyisin. Ağırlıktan aheste sallandığı için sanırsam benimkiler hızlı sallandığı için daha aşağıda muhtemelen.” “Hızına güvenme, sağlamlık önemli cicim, yıllara meydan okuyoruz şurada yumuşak hacimli hava yastıkları ile. Ayrıca Uranüs de olsak böyle mi olacaktı, yer çekimi kuvvetli burada.” “Kızım orda da popomuz sarkardı bizim he kesin deyim sana.”
“Ayrıca internette duyduğun her şeye inanama demişler. Birde bir reels videosunda duydun, hemen uygulamaya geçtik. Neymiş efenim gırtlak taraflarındaki boşluk kemik neyse işte o, meme ucu arası çapraz ölçümle yirmi bir santim ise dik göğüsleriniz varmış. Belki yalan, otuzlarının sonunda bence çok idare eder görünümdeler.” derken ben, Eda bombayı patlatarak konuya noktayı koyuyordu. “Bebeğim biz kızlar en azından yirmi santimin üstünde ortalamaya sahibiz bu ülkede karşı cinsin boy ortalaması iki haneli rakamlara çıkınca mutlu oluyorlar.”
Duvara monte edilmiş dev televizyonun kumandasını bulmam sadece birkaç saniyemi aldı, Eda mutfağa doğru giderken. Oldu olası çok eşyadan haz etmezdi bizim kız, pek tabii bunun sebebi dağınık ruh halinden sebep etrafı toplamaya her vakit erinmesi idi. Oturma odasında yalnızca minimalist bir orta sehpa ve televizyonun altında duran TV ünitesi vardı tıpkı duvarların rengi gibi açık gri koltuk takımının dışında. Ne bir vazo ne bir fotoğraf çerçevesi ne de bir çiçek görmek imkansızdı evin içinde. Yalnız, çivisi bile çakılmamış kadranı beyaz, mat krom çerçevesi ile kalın metal çizgilerle rakamları olan bir saat. Akrep ve yelkovanı da aynı metal tonlarındaydı. Tek ruhuydu sanki oturma odasının, her tik takında, geçmişin bir yankısı geleceğin bir vaadi gizliydi sanki. Sadece saniyeleri değil sarkan zamanı da hatırlatıyordu bize, tıpkı zamanın sarkıttığı bazı değerler gibi o da ağır ağır işlemeye devam ediyordu.
“Lİİİİİ-İİİİİ-İİİh…” Sükûnetle eşlik ederken ben akrep ve yelkovan kardeşlere, bir anda kumandanın tuşuna basar basmaz yerimden zıplıyorum. Tombul bir ablanın çektiği zılgıt sesi ile. “Tövbe Bismillah” Ablanın bir yerine bastılar zanlımca. Nar gibi kızarmış suratı ile, pamuk prensesin kötü kalpli üvey annesi gibi çapkın ama bir o kadar da şen bir ifadesi vardı. Yılların birikimini taşıyan kıvrımları, yer çekiminin tüm gücünü kanıtlarcasına tam bir teslimiyete şahitlik ediyordu. Hah, bak mezura ile gitsek yirmi ne, en az yarım metreyi bulurduk muhtemelen. Nar surat konuşmaya başlayınca, stüdyo da ki herkes bir anda saygı duruşundaymış gibi nefeslerini tutup susmuşlardı, akan sular bile durdurur bir tavır ile aldı sazı eline tombul abla, başladı anlatmaya…
“Aplam, ben gittim o karının kapısına, gittim! Yalan demem ben ama vallah billah o karıya elimi bile değmedim. Ne dedi bana, senin kocan beni seviyor… Senin o çiroz suratın yanar inşallah. O boyalı güzelliğin bir gecede sabaha kadar taş kesilsin de aynalarda kendini göremeyesin. O yosma, benim göz yaşlarımda yüzsün de boğulsun. Heriffff, benim herif de it gibi gezsin onun kuyruğunda, Allah’ım iki yakasını bir araya getirmesin, heç bir yerlerde, heç bir döşekte huzur bulamasın. Yediği lokmalar boğazında kalsın da geğiremesin. Ç.kü (bip sesi) düşşün de kalkamasın bir daha. Haram olsun zıkkım olsun aplam verdiğim tüm emeklerim. Ben ona pilavdan kıl çeker gibi baktım. Sırtına battaniye attım. Liiii-iii-iiihhh… Aytom bombası düşsün inşallah üzerine de karım karım diye kavrulsun.”
Sunucu kadın, “Abide abla, peki giden bilezikler, paralar ne kadardı?” diye soruyor. Bej rengi koltuğun tam ortasında oturan nar suratlı ablaya, kamera daha yakın markaja giriyor yakınlaştıkça yakınlaşıyor. Altta bir yazı, “Abide abla Hüseyin abiyi affedecek mi? Az sonra…”
Stüdyo da bir kaos ortamı hâkim, Hüseyin abi içeri girse abla ezecek dümdüz edecek muhtemelen gibi düşünüyorum. Oha ulan sinemaya gitsem bu kadar konulu filmi para verip izleyemem diye düşünürken, Eda elinde kahve fincanları ile içeri giriyor. “Yazel, beş dakika yalnız bıraktım seni gündüz kuşağı programlarına mı daldın?” diye gülümsüyor. “Kızım hiç oturup izlemedim ki yemin ederim beynim yandı! Bunlar gerçek mi ya acaba harbiden? Dur şimdi Abide abla konuşuyor gene.”
“Solumda altı tane vardı. Üçü burma üçü düz, bebeklerim benim. Bir de o gün giderken kasayı açmış boşaltmış gitmiş boyu posu devrilesiye. İrrezill etti beni bütün mahalleye, neymiş çeyiz parasıymış bir de aplam. Hak mıdır bu bana?” Sunucu araya giriyor nar surat kendini yerden yere atarken gerilim ayyuka çıkmış durumda. Stüdyodaki herkes diz kapaklarına vurup muhtemelen toplu beddua ayinindeyken bir anda orkestradan müzik sesi yükselmeye başlıyor. Bir anda tahta kaşıklar beliriveriyor herkesin elinde. “Ne oluyor lann!”
“Halkalı şeker, şam fıstık. Aman arpalar gara gılçık. Eğer beni seversen. Aman al bohçanı yola çık. Halkalı şeker, hasiretlikkk çeker… çok sallanma kibar yârim cahilim aklım gider…*” Bir anda tüm kaos ortamı kaybolmuş herkes göbek atıyordu. Abide ablanın yarım metre aşağıdaki memeleri bile hunharca sallanıyordu. Ben harbi şok! Eş zamanlı bir de alt yazıda “Az sonra Düdüklü Şeften beş çaylarınızı şenlendirecek üç renkli börek tarifi…” Uzaylı sanırım bunlar, başka bir galaksiden gelmiş olmalılar muhakkak yani.
Alt yazıda börek yazısının gören Eda, “Börek mi sipariş etsek acaba?” diye soruyor. İyi ki evde değilim sürekli, şu senelik iznimin bitmesine kaç gün kaldı ya yoksa zihnim sağlam dönemeyeceğim iş yerine bu gidişle. Bir anda, vahiy yoluyla gökten inmiş bir bilginin heyecanıyla gözlerini büyüterek konuşmaya devam ediyor bizim kız. “Börek deyince, geçen akşam Bora ile çıktık akşam yemeğine, adam Karagöz’ü börek sanıyor ya geri zekâlı.” “Öyle zaten hacı cavcav.” “Nasıl ya?” “Tabii yemeğinin sepetinde olmadığı için bilmemen normal, bir de makarnayı kettleda yaptığını düşünürsek; çok normal hayatım.” Utanmaz arsız kahkahasının ardından ekliyor Eda, “Kızım üniversite yıllarında süzgeçli tenceremiz mi vardı, ötesine geçemedim ben.” “Tatlısı da var hatta Bursa yöresine ait, özel günlerde kıymalı mantarlı harçla doldurulup ince bir hamur açılarak yapılan bir börek bildiğim kadarıyla. Bora, Bursalı mı?” Boş bakan gözlerinden hiçbir fikrinin olmadığı hemen anlaşılıyordu Eda’nın. “Sormadın demi hiç çocuğa?” “Ay hiç ilgilenmedim tabiisi o bölümlerle, Yazel, kızım ben yaşlı yorgun bir kadınım bu detaylar için, bak memelerim bile beş santim koy vermiş kendini. Yağarsa yağmur yağar he he he ben zaten ıslanmışım. *” Karagöz ve Hacivat ‘dan bir gönderme ile yine cevap veriyorum düşünmeden, “Pataklarım ha seni! Köftehor!”
En iyi arkadaşlar birlikte saçmalayanlardır diye yüzümde bir tebessümle televizyon ekranına çevirmişken gözümü yeniden. Abide ablada yakın markajda yine kamera. Alt yazıda “Kocasını affedecek mi, barışacaklar mı? Az sonra…” Yok artık bir de barışacak! Neydi o aşırı sempatik prensin repliği “Aklımı deliricem! *” Oy ayrıca boyu posu devrilesiye, boylu poslu Hüseyin abiye ne demeli peki; Kaf dağının bir parçası sanki maşallah. Yiğido ya, bu adam için mi düşmüş bu kadınlar birbirine. Öyle pek hayatınızda büyük bir yer tutacak gibi değil yani. Az önce sözü edilen adamın karikatürü mü acaba bu? Minicik boyu, zayıf yapısının üzerinde taşıdığı sanki bir kürdanın üzerinde sallanan ceviz büyüklüğündeki kafası tıpkı oynar başlıklı bir masa lambası gibi duruyordu. Ve o masum masum bakan gözlerini de yolda gelirken çizmeli kediden ödünç almışta gelmişti sanırım. “Ben karımı çok seviyorum ablacım” ürkek gözlerle bir nefeste dedi seviyom ben diye. Nar suratın yüzü iyiden iyiye kızarmış, başı öne eğik göz süzmeye başlamıştı Şaka ya demi gerçekten bu izlediklerimiz.
Sunucu, “Seslen Hüseyin hadi, hadi dök içindekileri…” diye gaz veriyordu çizmeli kediye. Hüseyin abi, “Bitanemsin sen Abidem! Sensiz hayatın ne anlamı var? Bir anlık gafletle ettim hatayı, düşürdüm gönlümün bahçesine bir kara leke… Anladım hatamı, döndüm yolumdan. Ben ettim sen etme, yalvarırım bir şans daha ver. Sensiz yaşayamam gülüm, anla ne olur affet bu garibi, sarıl boyuma tekrar. Tekrar gül bahçeleri açtırayım o güzel yüzünde. Tövbe bir daha senden başkasına bakarsam şu halimle devecinin rüyasında deve gibi görüneyim. Şu düdüklü şefin tenceresinde lapa olayım. Affet kadınım.” Sanki onca riyakarlığı bu yerden bitme adam yapmamış az önce yokluğunda yerden yere vurduğunuz adamı onca kadın gömmemiş gibi, bir anda alkış sesleri yankılandı. En yapayından sunucu kadın, Abide ablaya dönüp, “Ne diyorsun ne cevap vereceksin?” diye sordu. Nefesler tutuldu. Akrep Abide, “Seviyorum aplam ben kocamı, bir şans daha…” demesiyle feryat figan alkış sesleri arşa vardı. Bir anda Hüseyin abi oturduğu yerden kalkıp koşmaya başladı karısına doğru, az sonra Dirty Dancing’de ki rahmetli Patrick Swayze ve Jennifer Grey’in meşhur uçan sahnesi gerçek olacaktı. * Tabii minik bir tersleme ile, muhtemelen, Abide abla Hüseyin abiyi küçük mutfak tüpünü kucaklar gibi kucaklayıp kaldıracaktı. Ve orkestra tekrar başlıyordu bu büyülü anı daha da unutulmaz kılmak için çalmaya; “Hani ya da benim elli dirhem pırasam, üç mum yaksam Konyalıyı arasam. Yürü yavrum yürü yürü…*” Oh oh oh!
Eda ile ne izledik biz diyen büyümüş gözlerle birimize baktık. Sadece baktık. “Telefonun çalıyor, Yazel.” Demesiyle sessizlik bozuldu. Telefonla konuşup kapattıktan sonra, anladı hemen can sıkıcı bir görüşme olduğunu. Bir şey söylemeden TV ekranından çıkıp müzik uygulamasına geçti. Bastı ansızın play tuşuna, “Salla, salla, salla yer yerinden oynasın. Salla, salla, salla gül memeler çağlasın. Salla, salla, salla…*”
“Şöyle, bir göbek atsak her şey çözülecekti sanki…”
* Akıllı Sütyen: Meme kanserinde erken teşhise imkân sağlayan, akılı telefon entegreli sütyen çeşidi. (Erken teşhis hayat kurtarır. 😉)
* Sihirli Sütyen: Dikleştirici bir özelliği bulunan bu sütyen türü sürekli kullanımında göğüsleri destekler ve sarkmayı önler.
* Hayalet Sütyen: Memeye yapıştırılarak kullanılan bir çeşit sütyendir. Daha dik ve dolgun görünüm vermek için dekolte kıyafetlerin içinde kullanım için tercih edilir. Uzun süreli kullanıma uygun değildir.
* Halkalı Şeker: 1999 Yılında çıkan ünlü ‘’Kubat’’ Şarkısı.
* Yağarsa yağmur yağar: Grup Karamete ‘ye ait bir Karadeniz şarkısı.
* Prens dizisi: Baş rolünde Giray Altınok ‘un oynadığı komedi dizisi.
* Dirty Dancing : 1987 yılında ‘’ İlk Aşk, İlk Dans’’ isimli ABD yapımı film. Filmin meşhur sahnesinde yer alan ‘’ The Time of My Life’’ şarkısıyla 1988’ de en iyi şarkı dalında Oscar ödülü kazanmıştır.
* Konyalı Türküsü: Sahibinin kimin olduğu bilinmeyen anonim bir türkü olan Konyalım günümüzde de hala düğün dernek eğlence ortamlarında sıklıkla duyduğumuz bir türküdür.
*Rakkas: 1995 yılında çıkmış olan bir Sezen Aksu şarkısıdır. (Salla)
Ayşın Bayram
Ayşın canım,
cesur, özgür ve özgün kelâmından öperim arkadaşım. Öykü içinde yer alan tv programı detayı ( ki detay değil aslında, çoğunluğunu oluşturuyor) çok hoş olmuş.
Yeni öykülerinde buluşmak dileğiyle🙏🏻🌹