Kısmet

Çizer: Hüleyde Şenlikçi

Modern şehir merkezine bakan gökdelendeki evlerinin penceresinden merakla dışarıyı izliyordu Nazan. Bukle bukle kızıl saçlarının su gibi üstüne döküldüğü pastel mavi pijama takımıyla gözünü açar açmaz pencerenin önüne gelmişti. Atlamakla atlamamak arasında ince bir çizgideydi o an. Her şeyin bitmesiyle yeniden başlaması arasındaki o çok kısacık karar anında. Pencereden hafif eğilip, üstünde tramvayın kıvrıldığı caddeye baktı uzun uzun. Durakta bekleyen insanları, küçük gürültülü arabasıyla çöpleri toplayan belediye görevlisini, her yönden gelen bisikletlileri, rengarenk arabaları, yayaları, spor olsun diye gece gündüz yolları paralayan koşucuları inceledi. Herkes ne kadar çabalıyor, nasıl da asılıyordu hayata!

Evrenin boyutu düşünüldüğünde, her birimizin hayatı, yaptıkları, yapmak istedikleri, yapamadıkları öyle anlamsız görünüyor ki… İnsanlar nasıl oluyor da bunu aşıp, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya, bir şeylerin peşinde koşmaya devam ediyordu? Ölmekle ilgili değil de, ölüme giden süreçle ilgili teknik sorular vardı kafasında. Şimdi atlayacak olsa, fikrini değiştirir miydi yarı yolda mesela? Ya da canı çok acır mıydı yere çarparken? Üstüne düşeceği arabaların şokunu düşündü, tanık olanların dehşetli yüz ifadelerini. Adrenalin eksiği olan bu ülkenin haberlerine bomba gibi düşerdi. Eğlendirdi bu düşünce onu.

İnsan olmanın inceliklerini anlatan bir kullanma kılavuzuyla gelseydik keşke dünyaya. Bu sayede kullanıcı hatası hayatlarla dolmazdı dünya belki de. Ne kadar da on ikiden vurmuş Kierkegaard “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?” diye sorarak. Belki de bir plan yok ortada. Milyarlarca satıra daldım da yine de içime sinen bir anlamını bulamadım şu canımın. Kimi hazda aramış anlamı, kimi topluma hizmette, kimi bilgide, kimisi erdemde, kimiyse tanrıya dönmüş. Şimdi atlasam, artık düşünmek zorunda kalmam en azından ya da düşünmemek için uğraşmak zorunda kalmam. Ne düşünüyorsun, ne derdin var deseler, hiç… Derdim bir hiç. Nasıl bir hiçlikteyiz? Nasıl da yokuz hiçbirimiz?

Hayatının en dertsiz tasasız zamanlarını yaşıyor olabilirdi Nazan. Daha iyi olmak için çok kasmadığı bir işi, sevdiği bir eşi, istediği gibi döşediği bir evi vardı. Sadelik ve toprak tonları severdi. Yıllarca sadeleşme sevdasıyla hayatındaki fazlalıkları çıkarırken, kendini de gözden çıkarmıştı sonunda. Bütün ev bir spa merkezi gibi döşenmişti, tek eksik kafa yapan tütsülerdi. Bu eve artık yakıştıramadığı bir şey varsa, o da pencereye bakan duvarda asılı duran tablolardı. Nasıl oldu da acı çeken birkaç kadın portresinin yıllarca usanmadan bakmak isteyeceği bir manzara olduğunu düşünmüştü? Bu tabloları ilk gördüğünde, içine bu kadar dokunan bir şey bulduğu için çok heyecanlanmıştı. Ama zamanla her gün içinde taşıdığı karanlık ağırlığın duvardan yansıması onunla alay eder olmuştu.

Gözleri tabloların hemen altında, antikacıdan şans eseri bulduğu küçük ceviz vitrinin içinde duran, anne yadigârı gümüş çay takımına kaydı. Yüreği gibi kararmıştı. Annesi bu takımı özenle parlatır, karşısına geçer pırıl pırıl çaydanlıktan yansıyan aksini mutlulukla izlerdi. Belki de hayatın anlamını kitaplarda arayacağına, gümüşleri parlatsa, şimdiye aydınlanırdı. Aksine bakan rüya görür demişler. O rahatsız bir uyanıklığı tercih etmişti.

Kendisi için yaşamıştı hep. Daha küçücükken ailesindeki kadınların yıllarca nasıl da kendilerini hiçe saydıklarını, ailenin erkekleri için nasıl da kendilerini paraladıklarını gördükçe, onlara benzememek için isyankâr olmuştu. Çok sevdiklerinden mi başkalarına adamışlardı hayatlarını bu kadınlar, yoksa öyle yapmasalar düşecekleri boşluktan korktukları için mi? Çok sevmek her derde deva olmuyordu. Olmamıştı. Teyzesi terk edilmiş, sonunda canına kıymıştı. Annesiyse aradığı ilgiyi ve takdiri hiçbir zaman görememişti babasından ya da abisinden. Ufacık bir takdir için ağızlarına baka baka kapamıştı güzel yorgun gözlerini.

Başkaları ancak hayal kırıklığına sebep olurdu. Belki de bu yüzden kimseye çok yakın hissedemezdi Nazan. Herkesi en az bir kol boyu uzakta tutardı. Kendini bile sakınır olmuştu kendinden. Bu yüzden evlenmek istememişti. Bir başkasının sevgisinin yükünü istemiyordu, kalbine batan hayallerinin kırıklarını toplayamazdı, kan tutardı onu.

Ama Selim güzel severdi, çok değil ama güzel güzel. Nazan yıllarca Selim’den gol yemeyeyim diye oyuna girmedi. Selim onun duvarlarını, tuğla tuğla bir bir elleriyle indirdi. Bunu öyle yavaş ve ihtiyatla yaptı ki, Nazan duvardan eksilen tuğlaların yokluğuna alıştı. Ve sonunda bir gün dımdızlak kaldığını ama çekinmediğini fark etti. O yüzden bir tek Selim’e anlatırdı içinin karanlık boşluğunu. Anlamasa da dinlerdi şefkatle Selim. Hiç sevmezdi ölümle ilgili konuşmayı. Şakasından bile rahatsız olurdu. Ölümden bu kadar kaçınması sağlıklı değildi ona göre, ama kendisi atlamayı düşünürken başkasının akıl sağlığı konusunda ahkâm kesemezdi.

Nereden bulurdu beni sevecek sabrı Selim, hiçbir zaman anlamadım. Ben bana kalabalık gelirken, o gözlerini gözlerime diker ve sadece dinler. Az konuşur, ben de zaten pek merak etmem. İnsanın en temel ihtiyacı varlığının onanmasıymış; duyulmak, görülmek için yaparmışız her şeyi. Bense, varlığımı hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Annemi kaybettiğimde yanımdaydı mesela. Selim’in bana açtığı hudutsuz şefkatli alan çıldırtmıştı beni. Annemin kendini paralayıp da alamadığı ilgiyi, hiç uğraşmadan almak beni alev alev bir suçluluk duygusunun içine atmıştı. Ağzımın tadıyla ağlayamadım bile. Başımı okşayan eli ısırdım onu yerine ve ağzım yüzüm kan içinde kalabalık sessizliğime kapattım kendimi. O ise, gücenmeden yaralarını kendine kendine sardı. Kapıma su koydu, yemek koydu, sessizliğime ses, karanlığıma ışık oldu. Yine tatlı tatlı alıştırdı beni varlığına. Seni kendine alıştırana kadar kapından ayrılmayan sokak köpeği gibi Selim. Kapıyı aralayınca sakince içeri süzüldü, köşesine çekildi ve en yakın şahidim oluverdi.

Neyse ya, atlayacak insan bu kadar uzun uzun düşünür mü? Benim niyetim yok gene. Her sabah bu pencerenin önünde güneş ışığıyla melatonin salınımını düzenliyorum sanıyor Selim. Bense bu eve taşındığımızdan beri son 3 aydır her gün atlar mıyım bu sabah diye düşünerek yataktan kalkar kalkmaz bitiyorum pencerenin önünde. Benimki bir nevi ölüm tefekkürü. Ölümün ihtimal dahilinde ve hatta elimde olması, beni hayata yakınlaştırıyor. İhtimallerden vazgeçemediğim için atlayamıyorum. Demek hâlâ bir umut var içimde.

Neyse, ben yürüyeyim azıcık. Belki de üstüme atlayan biri düşer. Kısmet.

Nazlı Medeni

“Kısmet” için 2 yorum

  1. O kadar gerçek, o kadar yakın, o kadar elimi uzatsam dokunacak gibi yüreğime… ölümün kıyısında gezinirken yaşama daha da tutunanlara selam olsun.

  2. Saime Korkmaz Ceylan

    Sevgili Nazlı,
    bilincine, ifadene sağlık olsun. Öykün etkiledi beni. İçinde senin deyişinle “ölüm tefekkürü”nün olduğu her şey insana çok dokunuyor, dokunmalı da. Ölüm, bâki tek gerçek nihayetinde. Ölüm üzerine daha çok tefekkür ettiğim şu günlerde öykünle karşılaşmak hoş bir eşzamanlılık oldu.
    Yeni yazılarında buluşmak dileğiyle🙏🏻🌹

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top