Kadife Çiçeği

Çizer: Hüleyde Şenlikçi

Eylül hemşire elinde saksıyla döner kapıya sırtını yasladığında göz göze geldi iki kör kuyuyla. Karşısından gelen karanlık çehreli adam sağ elini uzun siyah paltosunun içinden beline doğru uzatmıştı. O karanlık çehreden oyulu iki kör kuyudan bakan gözleri, çiçek açan neşeli gözlere değdiğinde Eylül’ün içini büyük bir korku kapladı. Eylül, az önce bekleme salonunda da görmüştü bu adamı. Onu takip mi ediyordu, şu an tesadüfen mi göz göze gelmişlerdi bilemiyordu.

Eylül hemşire bembeyaz üniformasının içinde neşeyle başlamıştı bu sabah mesaisine. Meslek hayatındaki 11 yılının her gününde aynı neşeyle başlardı işine. Aşıktı mesleğine, hayatında da sadece işi vardı zaten. Onun neşesiyle güne başlamaya alışkın arkadaşları “İsmin Eylül değil, Nisan olmalıymış” derlerdi. Eylül, isminden müstesna, ilkbaharı çağrıştıran bir kadındı. Ailesi Manisa’da, kendisi üniversiteyi kazandığından beri Eskişehir’de yaşıyordu. Zorluklarla okumuştu. Ailesinin yolladığı iki gıdım harçlıktan arttıra arttıra alırdı kitaplarını. Hiç şikâyeti olmazdı. Öylesine istemişti ki hemşire olmayı, bu uğurda çektiği zorluk ve yoklukların üstesinden rahatça gelebiliyordu. Düştüğü zamanlar da oldu, ama her seferinde daha güçlü kalkmayı başardı. Daha geçen gün okul yıllarına gitmişti aklı. En çok da -18 dereceyi hayatında ilk defa gördüğü ilk senesinde, kaldığı öğrenci yurdunun yanmayan kaloriferleri yüzünden eli kalem tutabilsin diye teneke içecek kutularına kibrit yakıp atarak ısınmaya çalıştığı günleri hatırladığında “mucit Eylül, helal kızım sana ya” diye içinden geçirir, kendisiyle gurur duyardı. Hiç Kibritçi kız demedi kendisine, her şartta kendini mutlu edecek küçücük de olsa bir nokta bulurdu.

İşte o sabah da neşeyle dolaştı bütün hastalarını, kontrollerini yaptı. Yaşlıca bir hastası huysuzlanıp duruyordu. Saksı çiçeği olmayan oda mı olurmuş? “Hastane odası ise öyle olmalı” diyememişti Eylül. Hastasının gönlünü alıp, sakinleştirip çıktı odadan. Serviste işi bitince polikliniklerin olduğu alt kata indi. Poliklinik hastalarının beklediği salonda karşılaştığı mesai arkadaşlarıyla selamlaştı, etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Çok bekleyen yoktu ama simsiyah bir karaltı gibi oturan adam dikkatini çekmişti. Girişe yöneldi. Girişte, sahipleri tarafından alınmayı unutulan çiçeklerden odaya çıkarılabilecek en uygununu seçti. Terkedilmiş bu saksı çiçeği solmaya yüz tutmuş gibi olsa da biraz su ve biraz ilgiyle canlanabilecek tomurcuklarla doluydu. Turuncu açacaktı besbelli.

Saksıyı kucakladı, iki eli de dolu olduğundan ara koridordaki kapıyı sırtıyla ittirerek açmak için sırtını kapıya dönmeseydi bu simsiyah adamla yüz yüze gelmeyecekti.

İçinde bulundukları kimsesiz koridor sessizdi. Eylül’ün içindeki korku adamın görünüşünden mi, beline götürdüğü elinin ucunda bir silah olması fikrinden mi bilemiyordu. Sağlıkta şiddet, hemen her gün gördükleri, duydukları acı bir gerçekti. Nefesi gibi aklı mantığı da durmuştu.

Hastane koridorlarında olmaktan bu kadar nefret etmesine sebep olan anılarından üzerine çöken karanlığa alışmıştı artık Kasım. Kasım, ismiyle müsemma kapkara bir kıştı 2 senedir. 2 sene önce eşi ve oğlunu o melun kazadan elleriyle çıkarıp hastaneye getirdiği ama yetiştiremediği günden beri yüzünde, gözünde, ruhunda ne ışık ne renk kalmıştı. Simsiyah ruhunun üzerine simsiyah kıyafetlerini ve simsiyah uzun paltosunu geçirirdi hep.

Kasım ve Nesrin liseden beri sevdalılardı birbirlerine. Liseden sonra ikisi de üniversite okumak için farklı şehirlere dağılsalar da bağlarını hiç kopartmamışlardı. Mezuniyetler, ardından askerlik derken evlenme kararlarını her ikisi de ailelerine açtıklarında kızılca kıyametler koptu. Kasım’ın annesi Nesrin’i, Nesrin’in babası Kasım’ı istemedi. Çok mücadele verdiler evliliklerinde ailelerinin rızasını almak için, olmadı. Olduramadılar. Ve kimseye haber vermeden evlenip çıkageldiler. Sonrası hep kurdukları küçük ailelerini kabul ettirme mücadelesi ile geçti. Mutlulukları, evliliklerinin 5. yılında oğullarının gelişiyle daha da katlandı. Küçük, huzurlu ve sadece birlikte kurdukları kendi kozalarında oğulları Poyraz’ın 4. yaşını yeni kutlamışlardı. Kimsesiz ama çok kalabalıktılar.

Kasım işten erken çıkmıştı o gün. Poyraz’ın doğum gününe parasını denkleştiremedikleri için almayı yetiştiremedikleri üç tekerlekli bisikleti almaya gideceklerdi. Nesrin ve Poyraz da heyecanla hazırlanmış, evde Kasım’ı bekliyorlardı. Kasım gelir gelmez çıktılar hemen. Poyraz yerinde duramıyor, bisiklet alınacağından haberdar, neşeyle zıplaya zıplaya gidiyordu. Karı koca, Poyraz’ın heyecanına kahkahalarla gülerek kol kola yürüyordu Poyraz’ın peşisıra. Dışarıdan görenler mutluluklarına gıpta ederek bakardı hep, işte o gün de mutluluğun resmini çiziyorlardı.

Saniyeler içinde oldu her şey. Poyraz’ın yola doğru koşması, ardından Nesrin’in çığlık atarak Poyraz’a doğru koşması, Poyraz’ı kucaklaması ve kulaklardan hiç silinmeyecek güm diye bir ses. O sesle dünya patlamıştı sanki. Zaman durmuş, her yer kararmıştı. Kasım, önünden dumanlar çıkan arabanın birkaç metre ötesinde yerde yatan Nesrin ve Poyraz’ı gördüğünde, dünyası ile aklı da durmuştu. Sonrası çığlıklar, etraftakilerin koşturması, ambulansın gelmesi, dizlerinin üzerine çöken Kasım’ın yakarışlarının arasından çekip aldıkları Nesrin ve Poyraz.

Olmadı. Kasım bu sefer tek başına olduramadı. Canının iki parçası hayata tutunamadı ve Kasım’ın elinden hiçbir şey gelmedi.

Nesrin ve Poyraz’ı toprağa sakladığı gün kendi ailesi de Nesrin’in ailesi de çıkageldiler. Sakince ama gözünden alevler çıkarak hiçbirini kabul etmediğini söyledi. Tüm dünyayı yakıp yıkmak, kendisini de yok etmek istiyordu. Tüm bunları yapacak gücü de mizacı da yoktu. Eve kapandı. Perdelerini ve çalan kapıları açmadan karanlığa gömdü kendini. Toprağın üstünü altına çevirmişti kendisi için. Haftalar sonra simsiyah bir gölge olup çıktı evden. Sadece işe gidiyor, kimseyle konuşmadan eve dönüyordu. Bir süre sonra çevresindeki insanlar da bıraktılar peşini, herkes Kasım’ın artık sadece vuslat vaktini beklediğini biliyordu. Kasım da sadece nefes alan bir gölge olarak kaldı hayatta. Buna hayatta kalmak denebilirseydi.

En nihayetinde hayatta olduğuna delalet ağrıları, “işte hala buradasın” der gibi girdi hayatına. Kasım elbette onları da yok saydı başlarda. Ancak ağrılar Kasım’ı yaşamla buluşturmak için ısrarlıydı. Çok direndi ama daha fazla karşı koyamadı. Gitmekten en çok korktuğu yere, hastaneye, gitmek zorundaydı artık.

Şu hemşire kızı da korkutmuştu belli ki. Mecbur olmasa gelir miydi onu siyaha boyayan bu bembeyaz koridorlara tekrar? Hemşirenin elindeki renge durmuş çiçekler, artık dayanamadığı sol böbreğinin ağrısını daha da arttırmıştı.

Eylül korku dolu gözlerle Kasım’a bakarken bu korku ifadesine daha fazla dayanamadı Kasım. Yüzünü acıyla buruşturup “Günaydın Hemşire Hanım” diyebildi. “Doktor bey tahlile gönderdi beni ama bulamadım bir türlü, böbrek ağrım da çok şiddetlendi. Bana yardımcı olur musunuz?”. 2 senedir kurduğu en uzun cümlenin içinde kaybolmuştu Kasım. Eylül korkudan vermeyi unuttuğu nefesini bıraktı içinden. Bir yandan derin bir oh çekip bir yandan ön yargısından dolayı kendine kızmasını, devrin ve yaşananların onu ne hale getirdiğine içten içe sövmesini birkaç saniyeye sığdırıp kucağındaki saksıyı kenara bıraktı. “Elbette hemen eşlik edeyim ben size” diyerek gülümsemesi öyle şefkat doluydu ki Kasım’ın kararan gözleri küçük, küçücük birer ışıkla karşılık verdi,

“Kadife Çiçeği değil mi o, eşim çok sever, Ekim çiçeği derdi.”

Özlem Odabaşı Akıncılar

“Kadife Çiçeği” için 2 yorum

  1. Saime Korkmaz Ceylan

    Canım Özlem’im,
    Kelâmı latif, kelâmı kibar arkadaşım
    Gönlüne, ifadene sağlık olsun.
    Öncekiler gibi yine hoş bir öykü olmuş. Bu sayımızda ölüm teması baskın olmuş🤗
    Tek hakikat nihayetinde değil mi…
    Yeni şahane öykülerinde buluşmak dileğiyle arkadaşım🙏🏻🌹

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top